İnsanlık idealinin sevilmeyen ama asla vazgeçilemeyen yan ürünüdür şiddet. Diğer bir deyişle insanların çok büyük bir çoğunluğunun başkalarında görmekten hoşlanmadığı, kullananları eleştirip kötülediği ama gerekli gördüğünde başvurmaktan çekinmediği bir eylemdir. İnsanlık tarihinin her bir sayfasında hatta her bir satırında ona ya da ondan izlere rastlamak mümkündür. Kişiler arası ilişkilerden toplumlar arasındaki rekabete, sosyal düzenin işleyişinden doğan kültürden dinsel inanış ve pratiklere kadar her yerde vardır. Edebiyattan sinemaya, müzikten tiyatroya insanın en yüce üretim ve etkileşim alanı olarak düşünülen sanat bile şiddetten payını almıştır. İnsanlığın gelişmesiyle birlikte azalıp ortadan kalkacağı umut edilse de daha da yaygınlaşmış, çok daha büyük acılara ve yıkımlara yol açmıştır.

Şiddeti beşikten mezara kadar hayatın her anında ve aşamasında görmek mümkündür. Kimi zaman karşısındakinin canını yakmak, hatta öldürmek istiyormuş gibi öfkeyle bakan birinin bakışlarından yansır; bazen söze dökülür, hor görme, alay etme, aşağılama, hakaret, küfür olarak karşımıza çıkar; bazen de itiş kakış, kavga etme, dayak atma, gibi fiziksel can yakma eylemlerine dönüşür, hak ve özgürlüklerden mahrum bırakmaya, tacize, tecavüze, işkence etmeye, yaralamaya, öldürmeye, yamyamlığa, seri cinayetlere ve kitle katliamlarının yaşandığı savaşlara kadar giden olaylar zincirinin odağında yer alır.

“Teori Çok Formül Yok”
İnsanın neden şiddet kullandığına ilişkin birçok açıklama getirilmiştir. Şiddetin diğer birçok canlı türünde olduğu gibi insan doğasının da bir parçası olduğu söylenmiş, evrim ve doğal seleksiyonun toplumlar üzerinde hiyerarşik bir yapı oluşturan, ırk ve sınıf ayrımı yaratan bir etkisi olduğundan bahsedilmiş, sosyal çevrenin etkisi vurgulanmıştır. Ashley Montague gibi kimi antropologlar ve diğer bazı sosyal bilimciler de insanların yetiştirilmeleri ve sosyal deneyimleriyle şiddeti öğrendiklerini iddia etmiş, evrim ve doğal seleksiyon gibi teorilerin insanın şiddetine bir mazeret bulmak için kullandığını ileri sürmüş ve insanların şiddetin sorumluluğunu almaları gerektiğini belirtmişlerdir. Ne var ki,  şiddeti sona erdirecek bir formül hâlâ bulunamamıştır ve halihazırda bulunması da çok uzak bir ihtimal olarak görünmekte, şiddet daha fazla şiddeti doğurmaya devam etmektedir.

Bu yıkıcı eylemin temelinde insanın zarar görebileceği tehlikeler karşısında kendisini aciz ve yetersiz bir varlık olarak görmesi, sahip olduklarını kaybetmekten, incinmekten, canının yanmasından, yok olmaktan korkması, tehdit olarak gördüğü unsurları ortadan kaldırmak ya da etkisiz kılmak istemesi ve bu amaca ulaşmak için de sahip olduğu gücü etkili bir araç olarak kullanma düşüncesi vardır. Şiddete başvurup acı çektiren zalimdir ve zulmün anası korku olduğundan her zalim aslında bir korkaktır.

“Şiddeti Kaçınılmaz Yapan Döngü”
Hayatta kalma içgüdüsünün belirsizlik, kısıtlama ve engellemelerle karşılaştığında enerji patlamalarıyla sınır tanımayan eylemlere dönüşebilme potansiyeli, sevgi, ilgi eksikliği, arzu ve isteklerin engellenip bastırılması gibi etkenler şiddetin hayatımıza girip yerleşmesinde rol oynar. Özellikle kişiliğin oluştuğu hayatın erken döneminde şiddete tanıklık etme ya da maruz kalma; belli bir cinsiyete, farklı etnik kimliklere, dini inançlara, aşağı tabaka olarak görülen sınıf ve gruplara şiddet kullanımını hoş gören, hatta teşvik eden norm, adet ve gelenekleri benimseme; doğru yoldan sapmış kişi ve toplumların bizzat yaratıcı güç tarafından yıkımlara yol açan felaketlerle cezalandırılıp yok edildiklerini ileri süren inanışları kabullenme; bir lideri ya da sosyal düzeni dayatarak belli bir gruba çıkar sağlayan, değişimin önüne geçmeye yönelik politikalar üreten, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve düzenin değişmesine yönelik her türlü talebi tehdit unsuru sayıp zor kullanarak yasaklama ve cezalandırma yoluna giden kişi ve grupların etkisinde kalma; toplumsal düzenin iyi işletilememesi sonucunda oluşan güvensizlik ortamında, yaşanılan haksızlıklar karşısında adaletin diğer kişi ve kurumlar tarafından sağlanamayacağı kanaatinin güçlenmesi; devletlerin gerekli kaynaklara ulaşma ve kullanmada diğer toplumları rakip olarak gördükleri ve yabancı düşmanlığını körükledikleri bölünmüş dünya düzeni gibi psikolojik, sosyo-kültürel, ekonomik ve politik etkenlerin de bunlara eklenmesiyle şiddetin yaşamımızın değişmez bir parçasına dönüşmesi kaçınılmaz bir hal almıştır.

California Üniversitesi öğretim üyelerinden Profesör David Trend “Medyada Şiddet Efsanesi” adlı kitabında “Toplumlar kanun yaptırımını ve orduyu kendileri adına şiddet uygulamaları konusunda yetkilendirerek şiddeti yasallaştırırlar. Şiddet, adalet ve özgürlük adına haklı gösterilmektedir. Bu nedenle toplumlar polis ya da askeri adaleti genellikle yalnızca bir savunma önlemi olarak görürler,” der. “Ulus Devlet ve Şiddet” adlı kitabında Yirminci yüzyılı asıl karakterize eden şeyin “dehşetengiz askeri şiddet” olduğunu belirten İngiliz toplumbilimci Anthony Giddens ise “Şiddet araçlarını kimin denetlediği, bu denetimin ne derece tam olduğu ve ne gibi amaçlar için kullanıldığı ‘silahlı kuvvetler’e sahip tüm toplumlar için önemli konulardır,” der.

“Dizginlenemeyen Canavar”
Ne var ki günümüz dünyasında şiddet dizginlenemeyen bir canavara, kontrol altına alınamayan bir salgına dönüşmüştür. Afro Amerikan ABD vatandaşı George Floyd’un boğazına dizini bastıran polis tarafından öldürülmesi, her ne kadar bütün dünyadan tepki görmüş ve gösterilerin düzenlenmesine olmuşsa da bu durumun tipik bir örneğidir. ABD’de son elli yılda silahlı saldırı sonucu ölenlerin sayısı 1,5 milyondan fazladır. ABD’nin bugüne kadar katıldığı tüm savaşlarda ölen ABD’li sayısının yaklaşık 1 milyon 200 bin olduğu göz önüne alındığında bu rakam şiddetin günlük yaşam içinde bile ne kadar ölümcül boyutlara ulaştığını gösteriyor.

Şiddet karnesi iyi olmayan ülkeler arasında bulunan kendi ülkemizden de örnek verelim: Independent Türkçe haber sitesinde 11 Haziran 2020’de yer alan bir haberde Türkiye’nin şiddet olaylarında dünyada onuncu sırada bulunduğu bildirildi. Umut Vakfı’nın verilerine göre 2019’da ülke genelinde 3 bin 623 silahlı olay basına yansıdı. Bu olayların 2 bin 687’sinde ateşli silah, 756’sında ise her türlü kesici, delici alet kullanıldı. Bu olaylarda 2 bin 211 kişi hayatını kaybederken 3 bin 736 kişi de yaralandı. Ruhsatsız silah sayısı son on yılda on kat artarak 20 milyona ulaştı. Ruhsatlı silah sayısı ise 2,5 milyon. Bu rakam, çocuk nüfusunu oluşturan 23 milyon kişiyi çıkardığımızda her üç kişiden birinde silah bulunduğu anlamına geliyor.

Uzmanların açıklamalarına göre her üç aileden birinde intihar, yaralama ya da öldürme gibi travmatik bir geçmiş bulunuyor. Her iki erişkin erkekten birinde silah var ve her an erişilebilir olmaları suç istatistiklerini yükselten bir etki meydana getiriyor. Silahların yüzde altısı arabalarda bulunuyor. Hareket halindeki araçlarda 500 bin silah olduğu belirtiliyor. Bu nedenle trafikte yol verme tartışmaları bile kısa süre içinde cinayetle sonuçlanan bir olaya dönüşebiliyor. En çok seyredilen dizilerde en az 2 sahnede silah kullanılan yaralama veya cinayetle sonuçlanan olaylar geçiyor. Alkol ve sigara kullanımına ilişkin görüntüler buzlanırken silahlı, yaralamalı, öldürmeli sahneler tüm çıplaklığıyla gösteriliyor.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün otuz altı üye ülkede gerçekleştirdiği “Tek Bakışta Toplum 2019” adlı araştırmasına göre eşinden en az bir kez duygusal ya da fiziksel şiddet gören kadın oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 38’le Türkiye. Son bir yılda şiddet gören kadın oranında da Türkiye yüzde 11’le ilk sırada yer alıyor. Araştırmalar çocukların da şiddetten paylarını fazlasıyla aldıklarını duygusal baskıdan dayağa, tacizden fuhuşa zorlanmaya kadar şiddetin birçok çeşidine maruz kaldıklarını gösteriyor. Dünya genelinde her dört çocuktan birinin fiziksel ve duygusal şiddete maruz kaldığı belirtiliyor.

“Savaşlar Kayıplar ve Harcamalar”
Çatışma ve savaş gibi daha sistemli ve büyük ölçekli şiddet olaylarına baktığımızda karşımıza korkunç rakamlar çıkıyor. İnsanlık tarihi boyunca yapılan çatışma ve savaşlarda en az 1 milyar insanın öldüğü tahmin ediliyor. Bu rakamı çok daha yükselten tahminler de var. Yirminci yüzyılda gerçekleşen savaşlarda en az 108 milyon insanın öldüğü ileri sürülüyor. Savaşlar her geçen yıl daha fazla sivilin ölümüne neden oluyor. Birinci Dünya Savaşı’nda yüzde 14 olan sivil kaybı oranının İkinci Dünya Savaşı’nda yüzde 70’e 1990’larda yüzde 90’a çıktığı belirtiliyor. Yaralananlar, bomba ve mayınlarla sakat kalanlar, tecavüze uğrayanlar, evlerinden, işlerinden olup göçe zorlananlar ölenlerden kat kat fazla. Bunun da ötesinde, küresel askeri harcamalar her yıl yeni rekorlar kırmaya devam ediyor. Bu rakam 2018 yılında 1,8 trilyon dolara ulaştı. ABD 649 milyar dolarla ilk sırada yer aldı. Türkiye’nin bu alandaki harcamaları ise 19 milyar doları buldu.

Gücü yücelten, farklı özelliklere sahip olanları ötekileştirip hor gören, ayrımcılığa göz yuman, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan, halkı hiyerarşik yapılanmalar üzerinden kontrol etmeye çalışan, askeri ve polisi kullanarak hapis muhalifleri işkencelerle sindiren, kışlada komutanın alt rütbeli askerlere, okulda öğretmenin öğrencilere, kuran kursunda hocanın kursiyerlere, aile içinde reis kabul edilen babanın anne ve çocuklara dayak atmasına, iş yerinde patron ve amirlerin çalışanları sömürüp suiistimal etmesine göz yuman, kaynaklara ulaşmak ve kendi tekelinde tutmak için savaş çıkarmaktan çekinmeyen, insanlığın mevcut sorunlarına ortaklaşa çözüm aramak yerine gücünü korumak ve artırmak için savaş teknolojisini geliştirmeye sınırsız kaynaklar ayıran anlayışlara sahip lider ve toplumlar bu tutumlarını sürdürdükçe şiddet insanlığın giderek büyüyen bir sorunu olmaya devam edecek gibi görünüyor.