Eğer bir ülkenin vatandaşları buzdolabını doldurabilmek adına devletin ucuzlattığı pazarlardan alışveriş yapmak için sabahın köründe kuyruğa giriyorsa; o ülke kötü yönetiliyordur. Eğer bir ülkenin caddeleri boyunca uzanan bilboardlar reklamla dolmuyor, aylar öncesinden kalma afişlerin yırtık parçaları arabaları izliyorsa; o ülke kötü yönetiliyordur. Eğer bir ülkenin bütün sosyoekonomik sınıflarından vatandaşları devletin hukuk sisteminin kusurlu işlediğini düşünüyorsa; o ülke kötü yönetiliyordur. Eğer bir ülkenin iktidarına muhalif gazetecileri hapse atılıyor, sıradan vatandaşların sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlar suç unsuru sayılıyor, ‘özgürlük’ kelime anlamına sözlükten bakılacak derecede hayattan çıkıyorsa; o ülke kötü yönetiliyordur.

Bütün bunlar tek bir ülkenin üzerine koca bir sis bulutu gibi çökmüşse eğer; o ülke çok kötü yönetiliyor demektir. Değişimin gerekliliği tartışılmazdır. Nasıl ki hastalıkların tedavi edilmedikleri takdirde kronikleşmeleri öngörülür ve bunun sonucunda vücuda geri döndürülemez hasarlar verebilirlerse; kronikleşen kötü yönetimler de geri döndürülemez sonuçlara sebebiyet vermeden iyileştirilmelidir. Zira demokrasinin “daha iyisi bulunana kadar en iyi yönetim biçimi” olmasının ana sebebi, kötü yönetimleri değiştirme yetkisini halka vermesidir.

Demokrasi çatısına kavuşan yığınlar, beceriksiz yöneticileri başlarından atarlar; demokrasinin kimseye eyvallahı olmayan ilahi gücünden korkan totaliter yönetimlerse, halkın sahip olduğu hakları elinden almaya çalışırlar. Dolayısıyla totaliterleşen kötü yönetimi değiştirmek adına uğraş veren her demokratik unsur, demokrasi adına hayırlı bir görev üstlenmektedir. Akademisyen Ülkü Doğanay’ın Gazete Duvar’daki köşesinden -ironik bir dille- yönelttiği “Babacan parti kuruyormuş, sevinelim mi?” sorusuna tam da bu sebeple verilmesi gereken cevap “Evet, sevinelim”dir. Zira Adalet ve Kalkınma Partisinden geçtiğimiz ay istifa edip birkaç gün önce de “yeni bir oluşum” için çalıştığını duyuran eski Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın siyasete dönüşü, demokrasinin hemen hemen her damarını tıkayan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını zayıflatabilecek bir girişimdir; hor değil, hoş görülmelidir.

Hem 31 Mart Yerel Seçimleri’nde ve hukuksuzca yenilenen İstanbul seçimlerinde matematiksel olarak, hem de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz ziyaretinde fiziksel olarak iktidar partisini destekleyen kitlelerin alternatif arayışında olduğunu gördük. Yerel seçimlerde bu, Adalet ve Kalkınma Partisinin hemen bütün büyükşehirleri ve ziyadesiyle Türkiye ekonomisinin üçte ikisine yakınını kaybetmesiyle sonuca yansıdı. Kuruluşundan beri Adalet ve Kalkınma Partisi belediyelerini emanet eden kimi Karadeniz şehir ve ilçelerindeyse iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisinin Adalet ve Kalkınma Partisine geçtiğini gördük. İttifak içindeki bu geçiş, 24 Haziran Genel Seçimleri’nde de kendini göstermişti. İktidar sözcülüğüne soyunan kimi köşe yazarlarının da kabul ettiği gibi bu akışın sebebi, ‘ülke yönetiminden memnun olmayan ama kendilerine göre bir alternatif de göremeyen’ muhafazakâr yığınların, ülkücüymüş gibi yapmak zorunda kalmalarıydı. Zira İstanbul’da da seçimi İmamoğlu’na tarihi fark ve oy sayısıyla kazandıran, benzer pozisyondaki seçmenlerin sandığa gitmemesi ve Milliyetçi Hareket Partililerin İmamoğlu’nu desteklemesiydi.

Dolayısıyla çok-yakın Türkiye siyasi tarihinin siyaset sahnesine verdiği mesaj açık: Yıllardır iktidarı destekleyen önemli bir yığın ülkenin iyi yönetilmediğini düşünüyor fakat akıllarının ve siyasi reflekslerinin uyuştuğu bir alternatif bulunmadığı için de bu yığınlar çalıların ardında bekelemek zorunda kalıyor. Babacan ve Gül’ün bu kitle için alternatif oluşturacağı kesin. Bu noktada asıl önemli olan, Babacanların ‘Adalet ve Kalkınma Partisini yutmak’ ya da ‘iktidarın yegane sahibi olmak’ gibi bir iddiayı değil, iktidarın kim olacağını belirleyecek stratejik ağırlığı temsil edeceklerini anlamak.

Doğanay’ın Babacan’ın yıllarca Adalet ve Kalkınma Partisinin içinde aktif görev yaptığı ve bugünün inşasında öyle ya da böyle parmağı olduğunu işaret eden söylemi, haksız bir yakarış değil. Zira Babacan ile beraber adı anılan kişilerin büyük bir çoğunluğununAdalet ve Kalkınma Partisinden sürülmüş siyasiler olması, bir diğer haklı soruyu doğuruyor: Babacan, AKP2.0’ı mı kuruyor? Eğer öyleyse, bu kimin işine yarar? Ancak bu sorulara da cevap bulabilmek için Adalet ve Kalkınma Partisini tanımlayabilmemiz, partinin değerlerini ve temsil ettiği siyasi hareketin temellerini anlamamız gerekiyor. Her ne kadar AKP2.0, yineAdalet ve Kalkınma Partisine zarar verecek potansiyele sahip olsa da Babacan ile demokrasiyi ‘amaca giden yolda bir araç, varınca ineceksin’ diye özetlenebilecek sorumsuz muhafazakârlık ile bir görmek pek gerçekçi değil. Zira bu yaklaşımın orijinali zaten ülkeyi yönetiyor; ne diye hareketten kopsun? Üstüne üstlük, ne diye böylesi bir ortamda ona karşı siyasi mücadeleye girişsin?

Babacan ve onu desteklediğini bildiğimiz eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan totaliter bir rejimin temellerini atarken gücün zirvesindeydiler. Gidişe “dur” diyemediler; Erdoğan’ın yolunu kesemediler. Bunun aksini iddia etmek, gülünç duruşa düşmektir. Ancak bunun için uğraş vermediklerini söylersek de aynada yalancı bir yansımayla karşılaşırız. Her ne kadar “davaya zarar vermemek” gibi akıllara zarar bir argümanla kavgayı içerde vermiş olsalar bile çıkan kan kimi zaman partinin opak vücudunu aştı, yerleri kirletti, görünür hâle geldi. Erdoğan’ın Gül’ün Adalet ve Kalkınma Partisi liderliğine gelmesini önlemek için parti kurultayını cumhurbaşkanlığı görevi dolayısıyla Gül’ün genel başkanlığa adaylığını koyamayacağı bir tarihe çekmesi, bunun en net örneğiydi.

Ayrıca Erdoğan’ın yalnızca ‘dava arkadaşları’na karşı temiz bir oyun sergilemediğini değil, 2001 yılında beraber yola çıkarlarken çizdikleri ideolojik-siyasi çizgiyi de bozduğunu vurgulamak gerek. Babacan’ın kurucu üyesi olduğu parti Avrupa Birliği’ne üyelik vaat ediyordu; istifa ettiği AKP ise üyelik müzakerelerinin donmasına sebep olmuştu. Babacan’ın ekonomi dümenini üstlendiği partinin programı serbest piyasayı benimsiyor, Türk ekonomisini gelişmiş dünya ile entegre etmeyi hedefliyordu; bugün pazarcının yazacağı fiyata dahi karışmaya çalışan, disiplinli bir ekonomi yönetimi görülüyor. ‘Hoca’ları Erbakan’ın siyasi hareketinden Erdoğan’ın liderliğinde ayrılanlar, ‘yenilikçi, modern muhafazakârlık’ iddiasındaydılar. Dava, Erbakan ile geçmiş yüzyıla sıkışan muhafazakâr siyaseti çağa uydurmaktı. Dava kalmayınca arkadaşlık bozuldu. Bu hikâyede kötü karakter olarak Babacan’ı görmek, pek akıl kârı değil.

Dolayısıyla ‘ikinci bir Adalet ve Kalkınma Partisi vakası’ olsa bile Babacan’ın temsil edecekleri, başka bir muhafazakârlığı temel alacaktır; burası kesin. Öte yandan kurulmakta olan yeni siyasi hareketin kendini Adalet ve Kalkınma Partisi gibi muhafazakâr ideoloji üzerinden tanımlamayacağına dair ibareler de ortada. Ekonomik kriz yaşayan Türkiye’ye, adı ekonomi yönetimi ile eşleşen Babacan’ın sunabileceği en doğru siyaset de somut politika etrafında şekillenen bir merkez partisi. Ki siyasette de şu an boşluk, tam da merkezde. Zira Babacan’ın topluma seslendiği iki metinde de vurguladığı ‘hukukun üstünlüğü’, ‘liyakata dayalı yönetim’, ‘özgürlükler’ gibi ilkeler, merkezin söylemine uyuyor. Bunlar da Babacan ideolojik doktrinlerden uzak durup bir kitle hareketi yaratmaya çalıştığını gösteriyor. Eğer bu beklentiler elle tutulur hâle gelirse, -kendini bilmezler hariç- kimsenin ‘AKP2.0’ söylemine başvuracak hâli de kalmayacaktır.

Elbette bütün bunlar, bölük pörçük muhalefet cephesini oluşturan sosyalistlerin, Atatürkçülerin, ülkücülerin ya da muhafazakârların Babacan’a destek vermesi gerektiğini göstermiyor. Fakat kimi şuursuzların muhalefetin “ayıya dayı” diyen halini “Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin” diyerek küçümsemeye çalışmalarına, hatta kimi ortak değerler uğruna bir araya gelen benzemezleri kişiliksizleştirme çabalarına karşı durmak gerek. Mevzu, bir kişinin oturduğu koltuğu altından çekme meselesi değil; Türkiye’ye tekrardan demokratik siyaseti getirme meselesidir. Zira bu mefhuma ulaşılmadığı müddetçe Türkiye halkı, kapasitesi değil ülke, yeni kurulmuş bir dükkanın kasasını dahi yönetmeye yetmeyecek insanların yaptıkları ağır hataların ölümcül sonuçlarıyla yaşamaya devam edecektir. Dolayısıyla Babacan, bir ‘iktidar alternatifi’ni değil, kötü yönetimlerin güçten düştüğü bir siyaset sahnesinin kurulma ihtimalini temsil ediyor.

Yani Babacan’ın yeni bir partiyle siyasete dönüşüne sevinmek için ne Babacan gibi liberal ekonomiyi ne muhafazakâr siyaseti benimsemek gerek. Ama işler bir demokrasinin ve dolayısıyla iyi bir yönetimin önündeki en büyük engelin Erdoğan’ın büyük bir gururla mimarlığına soyunduğu hantal ve totaliter devlet yönetimi olduğu konusunda hemfikirsek, iktidarın sandıkta mağlup olmasını sağlayabilecek girişimlere de sevinmemiz gerekir. Hiç değilse kurulabilecek hakiki bir siyasi arenada muhafazakâr, muhafazakârlığını; liberal, liberalliğini bilir; Türkiye de ‘iyi yöneten’in güç sahibi olacağı bir sistemin inşasına doğru yol alır. Aksi takdirde bilboardlar yırtık afişlerden kurtulamayacak; buzdolapları market alışverişleriyle dolamayacak. Sevinelim ki iyi bir yönetim için sandık mücadelesi izleyebileceğimiz bir gelecek inşa edebilelim.