Yaşamsal zorluklara karşı bir arada kalarak iş birliği ve iş bölümü yapmak türümüzün en belirgin özellikleri arasında ilk sıralarda yer alır. Ne var ki, canlılar piramidinde bizi en tepeye çıkaran, uygarlıklar kurduran, uzaya açılmamıza zemin hazırlayan bu iş bölümünün istenmeyen sonuçları da vardır. Eşitliğin bozulup hiyerarşinin ön plana çıktığı, insanların birbirlerini çeşitli gruplara ayırarak ötekileştirdiği. kimi zaman çatışmalara ve hatta bölünmelere yol açan baskıcı yaşam biçimleri bunlardan biridir.

İnsan toplulukları Afrika’da başlayan yaşam serüveninde giderek daha geniş coğrafyalara yayılırken yaşadıkları çevrenin etkisiyle fiziksel görünüm olarak farklılaştı. Bu doğal bir ayrışmaydı. Bununla birlikte, toplumsal yapılanma ve işleyişlerdeki farklılaşmalar da yaşam tarzlarının, diğer bir deyişle kültürlerin karmaşıklaşıp çeşitlenmesine yol açtı. Toplumun devamlılığı için gerekli olan kaynakların bulunup tüketilecek ürünlere dönüştürülmesi amacıyla girişilen üretim, dağıtım paylaşım faaliyetleri; düzenin sağlanmasına, sürdürülmesine ve dış tehditlerden korunmaya yönelik güvenlik; kültür ve teknolojinin yeni nesillere aktarılmasını sağlayan eğitim; sağlığın korunması ve hastalıklarla mücadeleye yönelik şifacılık; ölüm ve doğaüstü ya da fizik ötesi olayların açıklanmasında devreye giren, tören ve ayinlerin gerçekleştirilmesini sağlayan inanç sistemleri; normların, değerlerin, erdemlerin, kuralların benimsenmesini ve uygulanmasını sağlayan adet, gelenek görenek, töre, ahlak, etik sistemleri; anlaşmazlıkların çözülmesi ve suç olarak görülen eylemler için belirlenen yaptırımların hayata geçirilmesine yönelik adalet sistemi, diğer sosyal kurumlar ve bütün bunların bir arada sorunsuz bir şekilde işlemesi için çalışan yönetişim birimleri toplumsal örgütlenmede bir hiyerarşinin oluşmasına, sosyal tabakalaşmanın, sınıfların, hatta kimi toplumlarda başka bir gruba geçişin imkânsız olduğu kastların ortaya çıkmasına, diğer bir deyişle, toplum içinde ayrışmanın, gruplaşmanın, ötekileştirmenin, sınıfsal mücadelelerinin doğmasına yol açmıştır. Kısaca söylememiz gerekirse, toplumsal ayrışma birlikte yaşama tercihinin getirdiği iş birliğinin uzantısı olan iş bölümünün bir sonucudur diyebiliriz.

Doğal İş Bölümünden Hiyerarşiye
İlk insan topluluklarında işbölümünün cinsiyet ve yaş gibi temel doğal özellikler üzerinden belirlenmesi söz konusudur. Bebeklerin uzun süreli ve özenli bakıma ihtiyaç duymaları annelerin onları emzirmenin dışında koruyup gözetmek için bu işte tecrübeli olan diğer yakınlarından yardım almasını, geleceğin anne adayları olan kız çocuklarının ve genç kızların çocuk bakımını öğrenmelerini gerektirmiştir. Bu durum kadınların daha çok topluluğun güvenlik çemberi içinde kalan alanlarda tohum, kök, meyve gibi besinlerin toplanıp işlenmesine dayalı işlere yönelmesine zemin hazırlarken, erkekleri yüksek besin değerine sahip proteini elde etmek için topluluktan uzaklaşarak avlanmaya ve yırtıcı hayvanlar ya da kaynaklar için kendileriyle rekabet eden diğer topluluklara karşı güvenliği sağlamaya itmiştir.

Bilgi ve deneyim sahibi yaşlılar tecrübelerini ve topluluğun bilgi birikimini yeni nesillere aktarma görevini üstlenirken, gençler de güç ve enerjilerini topluluğun yararına sunmuşlardır. Yapılan işlerin çeşitlenmesi bir yandan teknolojinin ve toplumun gelişmesine yol açmış, işlerin bazılarında ya da sadece bir tanesinde uzmanlaşarak elde ettiği ürünü veya sağladığı faydayı diğerleriyle takas ederek ihtiyaçlarını gideren grup ve kişilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bütün bu faaliyetlerin sürdürülebilir bir sisteme dönüştürülmesi sonucunda da yöneten ve yönetilenlerin bulunduğu hiyerarşik yaşam düzenleri doğmuştur.

Paylaşım Sorunu
Hiyerarşik yapılanma, düzenin devam ettirilmesi adına ortaya çıkmış olmasına rağmen, belli grup ya da kişilere hizmet etmek için kullanılmaya başlandığı andan itibaren topluma fayda sağlamaktan uzaklaşıp zarar vermeye başlayan tehlikeli bir silaha dönüşür. Özellikle toplumsal faaliyetler sonucunda elde edilen ürün, fayda ve birikimlerin nasıl paylaştırılacağı konusunda anlaşma sağlamak pek kolay bir şey değildir. Tüketilecek ürünlerin sağlanmasında yoğun emek harcayan kesimlerle, onlara başta güvenlik olmak üzere toplumun gelişmişlik düzeyine bağlı olarak diğer sosyal, kültürel hizmetleri sunduklarını ileri sürerek ellerindeki ürün fazlasını kendileriyle paylaşmalarını talep eden yönetici kesim arasındaki gerilim karşılıklı yarar oranında bir dengeye oturtulabilse bile taleplerin çeşitli gerekçe ve bahanelerle fazlalaşması bu dengeyi her an bozabilir.

Bu noktada güç ilişkileri ve çatışmaları devreye girer. İlk insan toplulukları düzenin sağlanması ve sürdürülebilmesi, çatışmaların önlenmesi için gücünü totemleştirdikleri doğal unsurlardan ve doğaüstü varlıklardan aldığını ileri sürdükleri tabuları devreye sokmuşlar; yaptırımları bu doğaüstü güçler adına uyguladıklarını ileri süren lider ve yöneticiler hiyerarşik düzene öncelikle kendilerine fayda sağlayan bir işlerlik kazandırmışlardır. Kimi ilkel toplulukların, liderlerinin güneş, rüzgâr, su, ateş gibi doğa güçlerinin kaynaklık ettiği sihirli bir enerjiye sahip olduklarına, kabile üyelerinin onlara dokunmaları ya da el kaldırmaları durumunda ataların ruhları ya da diğer doğaüstü varlıklar tarafından cezalandırılacaklarına inandırılmalarının temelinde hiyerarşik düzenin sürdürülmesi ve dolayısıyla lider ile çevresindeki elit kesimin korunması vardır.

Eşitsizliği Koruyan Yasalar
Milattan Önce 1776’da büyük bir olasılıkla dünyanın en büyük imparatorluğu olan Babil’de ilan edilen Hammurabi Kanunları Kral Hammurabi’yi adaleti gözeten bir hükümdar olarak sunsa da, daha derinlemesine bir inceleme o dönemin toplum düzenindeki hiyerarşik yapılanmayı ve eşitsizliğin boyutunu gözler önüne sermektedir. Söz konusu kanunnameye göre üstün bir insan başka bir üstün insanın gözünü kör ederse onun da gözü kör edilmeli, kemiğini kırarsa aynı şekilde kendisinin de kemiği kırılmalıdır. Öte yandan sıradan bir insanın gözünü kör etmesi ya da kemiğini kırması durumunda altmış şekel ağırlığında gümüş ödemesi yeterlidir. Gözünü kör ettiği ya da kemiğini kırdığı kişinin köle olması durumunda ise kölenin ağırlığının gümüş cinsinden yarısını ödeyerek kurtulabilir.

Hammurabi adil olduğunu ileri sürdüğü bu ve benzeri kanunları uygulama yetkisini kendisine Tanrı Enlil’in verdiğini söylemektedir. Dolayısıyla seçkinlerin yararına işleyen bu düzenin kanun ve yaptırımlarına itiraz edecek olanların kralları olan bir insana değil Tanrı Enlil’e karşı geleceklerini iddia etmekte ve ısrarlarını sürdürmeleri halinde Enlil’in gazabıyla karşılaşacakları algısını oluşturmaktadır. Buradan yola çıkarak Hammurabi kanunlarının hiyerarşik düzenin sürdürülmesi açısından ilkel toplulukların tabularından pek bir farkı olmadığını söylememiz mümkün.

Tarih boyunca birçok siyasi lider ya da inanç önderi benzer yöntemlere başvurmuş, güç ve yetkilerini toplumlarının inandığı en yüce ilahi varlıktan aldıklarını ileri sürerek çevrelerinde hiyerarşik yapılanmaya dayalı bir sosyal düzen inşa etmiş, bu düzen her şeyden çok onlara ve yakın çevrelerine hizmet etmiştir. Hindistan’daki kast sistemi hiyerarşik yapılanmanın ne kadar katılaşabileceği ve hangi uç noktalara varabileceği konusunda bize somut örnekler sunar. Hindu inanışına sahip olanların toplumsal örgütlenmesi amacıyla kurulan kast sisteminde çocuklar ana babalarının kastlarına bağlıdır ve inanmış bir Hindu kastının kurallarına kesin bir bağlılık gösterir.

Sistemin zirvesinde din adamı Brahmanlar vardır. Onların altında asil ve askerlerin oluşturduğu Kşatriyalar bulunur. Tüccarlar, esnaflar ve çiftçilerin oluşturduğu Vaysiyalar üçüncü, işçilerden oluşan Sudralar ise dördüncü tabakayı oluşturur. İnsanlığın en aşağı sınıfı sayılan Paryalar ise bu kast sisteminin içinde bile yer almaz. Fiziksel olarak dokunulmaması gereken kişiler olarak kabul edilirler. Bu yüzden onlara Dalitler de denir. Köy ve kasaba içinde oturamazlar, geceleri köyde ve şehirde dolaşamazlar, gündüzleri de Parya olduklarını gösteren simgelerle dolaşmaları gerekir. Sadece ölülerden kalan kıyafetleri giyebilir, eşek ve köpekten başka hayvana sahip olamazlar. Kastlarda yer alan kişilerin yapmak istemedikleri kötü işleri yapmakla yükümlüdürler.

Bir Hindu kendisinden aşağı kastta olan birinin pişirdiği yemeği yiyemez, aynı sofrada bulunamaz. Üst katlardan veya kendi kastından birini öldüren kişi idamla cezalandırılırken alt kasttan birini öldürmesi halinde idam cezası verilmez. Kastlar arası evlilik yasaktır. Meslekler babadan oğula geçer. Kast sistemi 1975 yılında yasaklanmış olmasına rağmen ülkenin kırsal kesimlerinde hâlâ uygulanmaktadır.

Ayrışma Nereye Kadar?
Çağımızın gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinin anayasaları eşitlik ilkesini gözeten ifadelerle doludur. Ne var ki, toplumların büyük bir çoğunluğunda hiyerarşik düzenin beslediği ayrımcılık ve ötekileştirme çok ileri boyutlardadır. Özgürlükler ülkesi olarak lanse edilen ABD’de beyazların Afrika kökenliler başta olmak üzere diğer azınlık gruplara yönelik ayrımcı uygulamaları sık sık gündeme gelmektedir. 2020 Mayıs’ında Afrika kökenli ABD vatandaşı George Floyd’un bir polis tarafından boynuna dakikalarca dizlerini bastırması sonucunda öldürülmesinin ardından birçok şehirde olaylar çıkmış, geniş çaplı protesto gösterileri düzenlenmiştir. Uzmanlar ABD’nin eski başkan Donald Trump döneminde ayrışmanın had safhaya vardığını ülkenin Kuzey-Güney savaşından bu yana bu kadar bölünmediğini dile getirmemişlerdir.

Yakın tarihte Çekoslovakya’nın ikiye, Yugoslavya’nın altıya bölünmesinin temelinde etnik köken temelli ayrışma vardır. İrlanda’daki gerilim Katolik-Protestan ayrışmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de Türk-Kürt, Alevi-Sünni temelli ayrışma tehditleri sürekli olarak gündeme getirilmektedir. Bu tür ayrışmalar olmasa bile toplumsal işleyişin belli kesimlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde yapılandırılması, belli kesimleri de ağır iş yükü altına sokup karşılığında ancak yaşamını idame ettirebilecek bir karşılık sunması da aynı toplumdaki insanların birbirlerinden kopup düşmanlığa varan ayrışmalara sürüklenmelerinde önemli bir rol oynamaktadır.

Ayrışma için etnik ve inanç farklılıkları, ilericilik gericilik gibi farklılaşmalar ya da ekonomik temelli sınıfsal ayrımlar başta olmak üzere birçok bahane üretilebilir. Bütün bunlar toplumu bir arada tutan değerlerin temelinde yer alan birlikte yaşama isteğini aşındırır. Böyle bir ortamda toplumları bir arada tutmanın yolu çoğu zaman ortak dış tehdit algısını kuvvetlendirmekten geçer. Bugünün dünyasında birçok ülkede aşırı milliyetçiliğin pompalanmasının arkasında yatan en önemli nedenlerden biri, o ülkeyi savunmaktan öte, var olan sömürü düzeninin dikkatlerden uzaklaştırılarak devam ettirilmesidir. Ne var ki bıçağın kemiğe dayandığı noktada toplumları kaosa sürükleyecek tohumlar bulunmaktadır.