İnsanlığı, düşünme ve problem çözme yeteneğini temsil eden bilim, yaratıcılığını ve özgün eserleri meydana getirme hünerini gösteren sanat, sosyal-kültürel düzenin işleyişini yönlendirip biçimlendiren politika ve doğanın bir parçası olduğunu unutturmayan içgüdü ve duygularının oluşturduğu dört kenarlı tabanı üzerinden yükselip tepe noktasında birleşen bir piramit gibi düşünecek olursak; aşkı bu en yüksek noktaya, yani zirveye yerleştirebiliriz. Herhangi bir şeye yönelik tutkuya dönüşmüş yoğun ilgi ve sevgiyi aşk olarak tanımlıyor olmamız bu duyguyu her şeyin üzerine koymamızı haklı çıkarır.

Bilim insanlarının ve öğrenmeyi sevenlerin bilim aşkından, sanatçıların ve sanatseverlerin sanat aşkından, yaratıcıya duyulan sevginin ilahi aşk olarak ifade edilmesinden, kimi siyasetçilerin hizmet aşkından, Japonların çalışmaya, kimi insanların kitap okuma ve benzeri hobilerine aşkı anımsatan bir tutkuyla bağlı oluşlarından bahsedebiliriz.

Yine de aşk deyince akıllara çoğu zaman iki insan, özellikle de erkek ve kadın arasındaki cezbeden, baştan çıkaran, hasret çektiren duygu yoğunluğu ve bu duygudan doğan ilişki gelir. Ebeveynlerin çocuklarına, ya da kimi insanların hayvan dostlarına sevgi ve bağlılıkları da zaman zaman aşk olarak adlandırılabilir. Ne var ki, toplum tarafından kabul görülüp yüceltilen karşı cinse yönelik aşk, açık ara öndedir. Şiirlere, şarkılara, efsanelere, masallara, romanlara, heykellere, tiyatroya, sinemaya, hatta kimi zaman mimariye konu olan duygu da genellikle aşkın bu türünü içerir.

Aşk kelimesi Türkçeye Arapça’daki “Âşekâ” kelimesinden geçmiştir. Kimi kaynaklara göre ağacı sarıp ondan beslenen, zaman içinde kurutup ölmesine neden olan sarmaşık bitkisinin adıdır. Bazı kaynaklar da bunun doğru olmadığını, eril olanın dişi olana yönelik aşkı, sevdiğine sarılması anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik açıklamalarda ise, şiddetli ve yakıcı sevgi, sıkıca sarılma, karışma, haşır neşir olma, bir şeyle uğraşma gibi tanımlamalar getiriliyor. Halk ozanlarına âşık denmesinin gerisinde de aşkın neden olduğu duygu yoğunlaşmasının etkisine yapılan bir vurgunun bulunduğunu söylemek mümkün.

‘Aşk Olmazı Oldurur’
Güçlü bir motivasyon kaynağı olan aşk, insanda en yoğun duyguları ortaya çıkararak normalde olmasını beklemediğimiz davranış ve olayların gerçekleşmesine neden olabilir. Homeros, Truva savaşını efsaneleştirdiği ünlü eseri İlyada’da savaşının çıkma nedeninin Truvalı Prens Paris’in Yunan Kral’ı Menelaos’un karısı Helen’e âşık olup onu kaçırması olduğunu anlatır.

Ferhat’ın aşkı uğrana dağları deldiği, Mecnun’un çöllere düştüğü, Leandros’un dalgalarla boğuşarak denizi geçtiği aşk efsaneleri ve daha niceleri çağlar boyunca anlatılagelmiştir. Gerçek hayatta da aşk uğruna yapılan çılgınlıklar ve fedakârlıklar sık sık haberlere, romanlara, filmlere konu olur. İngiltere’de II: Elizabeth’ten önce kral olan VIII. Edward’ın Amerikalı Wallis Warfred Simpson’la evlenebilmek için tahtı bırakıp krallıktan feragat etmesi yakın tarihteki en bilinen örneklerdendir.

‘Aşkın Kimyası’
Aşkın hormonlar ve davranışlar üzerindeki etkisini etkileyen araştırmalar çok ilginç sonuçlar ortaya koyuyor. Bu bulgulara göre, aşk beyindeki inanç, haz duyma ve ödüllendirme fonksiyonlarını etkiliyor. Buna karşın değerlendirme ve yargılama yeteneğinin azalmasına yol açıyor. Âşıkken salgılanan hormonlar sevilen kişiye bağlılığın artmasına, motivasyonun yükselmesine, mutluluğa, heyecana, nefes darlığına neden oluyor. Kişi sevdiğinin olumsuz taraflarını göremiyor, aralarında bir ayrım yapmıyor ve onu kendisi gibi görmeye başlıyor.

Bazı araştırma sonuçlarına göre âşıklarda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren serotonin hormonu, saplantılı kişilik bozukluğu olanlarla aynı seviyeye yükseliyor. Bu araştırmalara göre, bu tutkunun ölçütü olarak gösterilen, ellerde terleme ve heyecanın yükselmesine neden olan sinir büyüme faktörü, en fazla üç yıl sonra azalıyor. Diğer bir deyişle sonsuz olması istenen ama çoğu zaman bu konuda hayal kırıklığı yaşatan aşkın sınırlı olmasının gizemi bu azalışta yatıyor.

‘Kalpten Sanata’
Aşk, insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olmakla kalmaz, sanatı en çok besleyen duygular arasında belki de ilk sırada yer alır. Çok tanrılı dönemlerden kalan mitlerde sık sık karşımıza çıkar. Tanrıça Afrodit ve oğlu Eros bizzat aşkın sembolleridir. Tek tanrılı dinlerde insanlık tarihinin ilk cinayeti olarak anlatılan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi kıssasında bazı kaynaklara göre cinayetin arkasında Kabil’in kendi ikiz kız kardeşi İklima ile evlenmek istemesi, ama Adem’in bunu kabul etmeyerek İklima’yı Habil’e vermesi vardır. Bir rivayete göre, antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Babil’in Asma Bahçeleri, Kral II. Nebukadnezar tarafından çok sevdiği eşi Amytis’in memleket hasretini gidermek için inşa edilmiştir.

İnsanlar tarih boyunca aşka dair düşüncelerini tüm sanat dalları üzerinden anlatıp ölümsüzleştirdiler. Şairler,  yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar,  besteciler, icra edenler, kareograflar, dansçılar, senaristler, yönetmenler, oyuncular aşkı en iyi şekilde yansıtmak için bütün hünerlerini kullandılar. Edebiyatta aklı ve sağduyuyu temsil eden klasisizm dönemine tepki olarak doğan romantizm akımı duygulara yönelip aşkı merkeze oturtan bir anlayışa sahipti.

Anna Karenina, Madam Bovary, Genç Werther, Maria Puder ve daha birçok roman kahramanı okurların gönlünü fethetti. Nazım Hikmet Ran’ın “Seni Seviyorum”u, Louis Aragon’un “Mutlu Aşk Yoktur”u, Edgar Allan Poe’nun “Annabel Lee”si, Özdemir Asaf’ın “Lavinia’sı, Sylvia Plath’in “Deli Kızın Aşk Şarkısı”, Birhan Keskin’in “Aşk”ı, Attila İlhan’ın Ben Sana Mecburum’u, “Pablo Neruda’nın Matilde’ye Sone”si, Sabahattin Ali’nin “Çocuklar Gibi”si, Rainer Marie Rilke’nin “Çalabilir misin Eski Şarkıları”, Cemal Süreya’nın “Hüznün Kuşları” ve daha birçok şairin birçok şiiri sayısız kişinin gözlerini yaşarttı.

‘Mihriban’dan Mihrimah’a’
Diğer sanat dallarındaki sanatçılar da insanın içini titreten, hayatına anlam katmasına yardımcı olan eserler verdi. Müzikte bir çırpıda yüzlerce şarkı sayılabilir belki; ama biz buraya bu topraklara ait bir eseri, farklı siyasi görüşlere sahip olan şair ve bestecisini aynı duyguda buluşturan, şiiri Abdurrahim Karakoç’a , bestesi Musa Eroğlu’na ait Mihriban’ı koyalım;  çünkü o Mihriban akla geldiğinde kalem elden düşmekte, lambada titreyen alev üşümektedir. Tiyatro’da William Shakespeare’in “Romeo ve Jüliet”i; Resim’de Etienne Jeaurat’nın “Haremin En Sevilen Kadını” tablosu; heykelde Rodin’in “Öpücük”ü, Opera’da Georges Bizet’nin “Carmen”i, Sinemada Cengiz Aytmatov’un yazıp Halit Refiğ’in yönettiği Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin gibi usta oyuncuların hayat verdiği “Selvi Boylum Al Yazmalım,” sayılabilir.

Yapı sanatını düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen şey taş, beton, çelik, cam gibi malzemelerden yapılan binalar olsa da mimari de aşktan payını almıştır. Babür Şahı Cihan’ın çok sevdiği eşi Ercümend Banu Begüm’ün ölümünden sonra, Hindistan’ın Agra kentinde, yirmi iki yılda yaptırdığı bir türbe olan Tac Mahal bunların en ünlüsüdür. Gün ilerledikçe farklı renklere bürünen bu eşsiz şaheserin maliyetinin günümüzdeki karşılığının 1 milyar doların üzerinde olduğu belirtiliyor. Bu eserle ilgili bir şehir efsanesi de mimarlarının, Türk tarihinin en ünlü mimarı Koca Sinan’ın öğrencisi olmalarıdır.

Öte yandan Mimar Sinan’ın, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sutan’a olan aşkını Üsküdar ve Edirnekapı’da inşa ettiği iki camiye adeta nakşettiği anlatılır. Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camisi’nin Mihrimah Sultan’ın beline kadar uzanan saçlarından ilham alarak eteklerini giymiş nazlı bir gelin siluetinde olduğu; Edirnekapı’daki aynı adlı caminin ise Koca Sinan’ın yalnızlığını ve aşkının büyüklüğünü temsil ettiği belirtilir. Mihrimah Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart’ta Edirnekapı’daki caminin tek minaresinin arkasından güneş batarken Üsküdar’daki caminin iki minaresi arasından ay doğmaktadır. Mihrimah’ın ay ve güneş anlamına geldiğini düşündüğümüzde bu doğa olayı çok daha büyük bir anlam kazanır.

‘Mutluluktan Acıya’
Her ne kadar Yunan mitolojisinde aşk tanrısı Eros ile güzeller güzeli Psykhe’nin ilişkisinden Hedone doğmuş olsa da gerçek hayattaki aşk her zaman mutluluk ve sevinç getirmez; zaman zaman işin içine gözyaşı, acı, öfke, şiddet hatta vahşet de girer. Aşk çoğunlukla bu duyguyu paylaşan iki kişiye özel bir ilişki biçimiymiş gibi düşünülür, ama asla bu şekilde kalmaz. Toplum, kültür, ahlak, değerler, kurallar her zaman işin içindedir.

Psikolojinin önde gelen isimlerinden biri ve Bireysel Psikoloji ekolünün kurucusu olan Alfred Adler, “Yaşama Sanatı adlı kitabında şunları söyler: “İnsanların aşk ve evlilik hakkında devamlı olarak tavsiye almak istemelerine bakarak bu alanın hayatın en önemli konusu olduğuna karar verilebilir. Ne var ki, bireysel psikolojinin bakış açısına göre önemi olduğundan daha değersizmiş gibi gösterilmeye çalışılmasa da, dünyanın en önemli konusu değildir. Bireysel psikoloji açısından hayatın alanlarından hiçbiri diğerinden daha önemli değildir. Sürekli olarak aşk ve evlilik sorunları üzerinde durup bu konuya aşırı büyük önem veren bir insan hayattaki ahengi kaybeder. Belki de insanların bu soruna aşırı önem vermelerinin nedeni diğer konuların aksine bu alanda düzgün bir eğitimin sağlanamamasıdır.”

Aşk, çok özel bir ilişki biçimidir ve kalıcı olabilmesi için insanların bir takım özelliklerini geliştirmesi gerekir. İki gönlün bir, samanlığın da seyran olduğu günler geride kaldığında, kişinin sevdiği insanın duygularını, düşüncelerini ne kadar iyi anlayabildiği; dünyayı onun gözünden ne kadar görebildiği, kendisini onun yerine ne kadar koyabildiği; kendisi için yapılan fedakârlıkların ne kadarını takdir edebildiği; kendisinin ne kadar fedakârlık yapabileceği ve ihtiyaçlarının ne kadarını karşılayabileceği gibi konular önem kazanmaya başlar.

Bireyin bir yandan toplumsal sistem içinde kullanılıp tüketilen bir nesneye indirgenip kendisine yabancılaştırıldığı, bir yandan da çok özel ve eşsiz biri olduğu için kendisini her şeyin önüne koyması gerektiğinin öğretildiği yaşam düzeni içinde, yetiştirilme tarzının yanı sıra, sosyal-kültürel, ekonomik, ahlaki, dini kısıtlamalar da devreye girdiğinde aşk cennetten cehenneme kolaylıkla dönüşebilir.

Günümüzdeki felsefe dünyasının önde gelen isimlerinden birisi olan Herbert Marcuse “Aşk ve Uygarlık’’ adlı kitabında bireyin uygarlık tarafından baskı altına alınışından, haz üzerine konan tabulardan, cinselliğin kısıtlanışından, yaşam içgüdülerinin zayıflamasından, yoğunlaştırılmış denetim ve baskıdan ve bütün bunlar sonucu oluşan yabancılaşmadan bahseder.

‘Cici Hediye Paketi’
Bu baskı dolu ortamda aşk gerçek kökeninden kopartılıp doğal olmaktan çıkarılarak toplumsal düzenin yapılanması ve kültürün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tasarlanıp biçimlendirilerek işleyen sistemin “cici” bir parçasına, son derece göz alıcı olan ama içinde ne olduğu, hayatın içinde ne şekilde konumlandırılacağı bilinmeyen bir hediye paketine dönüştürülmüştür. Uygarlık uğruna doğallığın bastırılarak neredeyse yok edildiği bir düzende zihinsel ve duygusal sağlıkta bozulmalar baş gösterir. Aşka dair tanımların sonsuza yakın çeşitliliği de, bir bakıma toplumsal işleyişin getirdiği sınırlamalar, yasaklar, tabularla bireysel deneyim arasındaki uyuşmazlığın yol açtığı sağlıksız yaşam evreninin ne kadar büyük olduğunu anlatır.

Hayatının herhangi bir aşamasında “Aşk 101”, “Aşka Giriş”, “Yeni Başlayanlar İçin Aşk” gibi bir ders almayan insan, bu hazırlıksızlığın bedelini çoğu zaman ağır faturalarla öder. Onunla ilgili abartılı ve yanlış tanımlamalar yapıp, yanlış yerlere konumlandırır, deneyimleri doğrultusunda bu duyguyu baş tacı edip hayatının amacı haline getirmekten yok saymaya varan; sevdiği insanı özünden sakınıp yere göğe koyamamak ve her istediğinin yapmaktan kendine ait, neredeyse kimliksiz ve bilinçsiz bir nesne haline getirmeye, kendi isteklerini, sınırlamalarını dayatıp köleleştirmek ve bu sınırlamalara karşı konması halinde dayak ve işkenceyle cezalandırıp vahşet gösterilerine dönüşen cinayetlerle yok etmeye kadar uzanan bir labirentin içinde kaybolur.

‘Abartılmış Aşk’
Aşkın hayatın içinde olması gerektiğinden farklı bir şekilde algılanıp konumlandırılması ve hayata geçirilmesi ile ilgili şu örnekleri sıralamak mümkün: Aşka hayatın dengesini bozacak derecede önem verip her şeyin merkezine oturtma ve onun dışındaki her şeyden vazgeçip sırtını dönme, ya da bu şeylere olması gereken ilgiyi göstermeme; kişinin tüm benliğini sevdiğine teslim ederek kendi kişiliğini sınırlayıp yok etmesi; sevilen kişiyi kendine ait kılma çabasının kıskançlık kapanına dönüşmesi; kendisini karşı tarafa beğendirme çabasının kişiyi olmadığı bir şeye dönüşmeye zorlaması; kültürün toplumu ve bireyleri aşk üzerinden şekillendirip yönlendirmesi, aşkın bir tüketim nesnesine indirgenmesi; aşka dair bir ekonominin oluşması.

‘Aşk’ kelimesinin Türkçeye Arapçadan geçtiğinden söz etmiştik. Bu noktada Arapçadan geçen bir başka sözcük olan “harese” den bahsetmek de faydalı olabilir. Hırs, haris, ihtiras, muhteris gibi kelimelerin türetildiği bu sözcüğün ilginç bir öyküsü vardır: Çölde ulaşım için bulunmaz bir nimet olan develer, açlığa susuzluğa haftalarca dayanabilirler; ama çölde yetişen çok sevdikleri bir dikeni gördüklerinde kendilerini kaybederler. Dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar, keskin diken ağızlarında yaralar açar; akan kan dikenle karışınca aldığı tat devenin daha çok hoşuna gider. Yedikçe kanar, kanadıkça yer ve engel olunmazsa kan kaybından ölüme kadar gider. İşte buna “harese” denir.

Buradan yola çıkarak insanın hazırlıksız yakalandığı aşkı, ihtirasın etkisinde kalarak yaşamasının, onu kendisine ait kılmanın verdiği tatmin duygusunu diğer bütün değerlerin üstüne çıkararak sağlıksız bir yaşam deneyimine dönüştürmesinin yıkıma yol açabileceğini söyleyebiliriz.

‘Tek Tipleştirmeden Ev Hapsine’
Günümüzdeki yaşam koşulları da bu yıkımı kolaylaştıran bir etki yaratmaktadır. Romantik ilişkilerin serbestçe yaşanabildiği gelişmiş toplumlarda aşktan kazanç elde etme düşüncesi, edebiyat, sinema ve televizyon yayıncılığının ayrılmaz bir parçası haline gelerek milyarlarca doların el değiştirdiği bir sektöre dönüşmüştür. Aynı şekilde sevgililer günü olarak kutlanan 14 Şubat âşıklar kadar, belki de onlardan daha fazla hediyelik eşya, hizmet ve turizm sektörünün yüzünü güldürmektedir. Kitaplarda, filmlerde dizilerde aşkın hangi aşamasında neler yapılması gerektiğine dair yönlendirmeler yapılmakta, bunların etkisinde kalan milyarlarca çift romantik bir şeyler yaşayacağız derken Batı kültürünün yazarları ve senaristleri tarafından kurgulanan tek tip bir aşka doğru yelken açmaktadır.

Kahve içme veya yemeğe çıkma teklifi yapmaktan, aşk ilanlarına, hangi durumda hangi çiçeklerin verileceğinden nelerin ne şekilde söyleneceğine, hangi aşamada nelerin yapılabileceği ve ne tür hediyelerin alınabileceğinden, çok farklı organizasyonlarla kalabalıklar içinde sürpriz evlilik teklifi yapıp sosyal medyada paylaşmaya, evlilik teklifi sırasında erkeğin diz çökmesinden, sevdiğine pırlanta yüzük vermesine kadar birçok davranış aşkta izlenilmesi gereken yol haritası olarak sunulmaktadır. Bu tek tip yaklaşımın fark ettirilmeden bir gelenek gibi dayatılıyor olması, bu tür olanaklara sahip olmayan ya da aşkı farklı şekilde yaşamak isteyen kişilerle sevdikleri arasında çatışmaların yaşanmasına yol açabilmektedir.

Kadın erkek ilişkileri konusunda çok daha katı kuralların geçerli olduğu muhafazakâr toplumlarda aşk, neredeyse toplum içinde gün yüzüne çıkma imkânı bulamamakta, çoğu zaman evlerin duvarlarının ve kapalı kapılarının ardına hapsedilmekte, şarkıların, şiirlerin, sansürlenmiş film ve romanların ötesine geçememekte, dillendirilmesine bile çeşitli engeller koyulabilmektedir.

‘Kaosta Aşk’
Kimi kesimlerinde aile üyeleri dışında kadın ve erkeğin mümkün olduğunca birbirinden ayrı tutulmaya çalışıldığı, haremlik selamlık, kaçgöç gibi uygulamaların devam edegeldiği, kimi kesimlerinde de “Batılılaşma ya da modernleşme” olarak adlandırılan gelişmiş ülkelerdeki çağdaş yaşam tarzının benimsendiği Türkiye gibi geçiş toplumlarında ise durum çok daha karışıktır. Gençlerin başkalarının yanında öpüşmek bir yana el ele tutuşmalarına, hatta bir araya gelip konuşmalarına bile tepki gösterilebilmekte, erkek arkadaş edinen kızlara kötü gözle bakılmakta, sosyal yaşamdan mahrum bırakmaktan dayağa kadar varan cezalar devreye girebilmektedir.

Aile düzeninde erkeğin yararına işleyen hiyerarşik bir toplumsal sistemin yerleştirdiği normların geçerliğini koruyor olması, kadını erkeğin hükümranlık alanına ait bir varlık düzeyine indirgeyip aşırı kıskançlık içeren davranışların makulmüş gibi gösterilmesine uygun bir zemin hazırlamaktadır. Böyle bir ortamda insanlar masallarda, şarkılarda dinledikleri, televizyonlarda, filmlerde gördükleri, romanlarda, şiirlerde okudukları aşkların hayaliyle, toplum hayatında kadın ve erkeğin bir arada olmasına izin vermeyen katı geleneklerin dayatmaları arasında sıkışıp kalmaktadır.

Amiyane tabirle “Hayaller Paris, gerçekler Orta Doğu,” şeklinde de ifade edilebilen bu durumun toplumdaki yansımalarını, sevgilisine astronomik rakamlarla ev, araba yüzük hediye eden ünlülere ilişkin magazin haberlerinden, sosyal medya üzerinden yapılan ve haberleştirilen aşk ilanlarına; İstanbul’da sokakta öpüşen çifte yüz dokuz bin lira para cezası kesilmesinden, üniversitede mini etek giyen öğrencilere küfürler yağdırarak saldıran profesörden bahseden haberlere; sosyal deney yapmak için dilenci kılığına giren muhabire cinsel ilişki teklifi yağdıranlardan, birlikte olabilmek için bin bir engeli aştıktan sonra psikolojik dengesizlik, sosyal uyuşmazlık ya da ekonomik nedenlerle araları bozulduktan sonra kendileriyle barışmayı reddeden sevgililerini, eşlerini ya da eski eşlerini acımasızca öldürüp, ceza indirimi için namus cinayeti işlediklerini ileri süren erkeklere kadar birçok yerde görmek mümkün.

‘Hüzünlü Şarkılar Coğrafyası’
Modernlik ve muhafazakârlık arasındaki çekişmenin hayatı kaosa dönüştürdüğü böyle bir yaşam düzeninde -belki de düzensizliğinde demek daha doğru bir ifade olur- , aşkın sağlıklı bir şekilde tanımlanıp yaşama geçirilmesi de pek mümkün görünmüyor. Bu gidişle yaşadığımız coğrafya, daha uzun süre, sonsuza dek süren mutluluk masallarının anlatıldığı diyarlardan çok, yaşanmamış aşkların, birleşememiş, mutluluğu tadamamış, tatsa bile bir noktada elinden alınmış ve acılar içinde yaşamaya mahkûm edilmiş insanların hüzünlü ve kederli şarkılarının söylendiği, “aşk olsun” lafının beğenilmeyen bir davranış karşısında kınama ve sitem bildiren bir ifadeye dönüştüğü bir coğrafya olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

Tanımı üzerinde bile anlaşılamayan aşkın en doğru şekilde anlaşılıp yaşanabilmesi, diğer bir deyişle “aşk olsun,” lafının yalın anlamıyla hayata geçebilmesi için, öncelikle insanın kendisini en yalın haliyle tanıyıp doğru yerde konumlandırması; aşka dair oluşturacağı yaşam tarzını hayaller, kuruntular ve gerçek dışı kalıplardan kurtararak, gerçekler üzerinde inşa edeceği bir sosyal-kültürel sistemin içine, ihtiyaçlarına en uygun şekilde cevap verecek özellikleri kazandırarak yerleştirmesi gerekiyor.