Hayat mücadelesinde tek başına yetersiz kalan ve topluluklar halinde yaşayarak bu sorunun üstesinden gelen insanın sosyal bir canlı olması onu birçok açıdan etkiler. Bir toplum içinde yaşıyor olmak, tek başına çözülemeyen birçok sorunun kolayca aşılmasını sağlar. Bununla birlikte bu durumun beraberinde getirdiği karmaşık etkileşimler bireyi çok çeşitli zorluklarla karşı karşıya bırakır ve doğaya karşı yetersizlik duygusunun yerini toplumsal yaşamın gerekliliklerine karşı yetersizlik hissi alır.

Psikolojinin öncü isimlerinden birisi olan ve bu alanda yaptığı birçok katkıya rağmen Sigmund Freud’un gölgesinde kalması nedeniyle psikoloji dünyasının Nikola Tesla’sı benzetmesi yapılan Alfred Adler “Yaşama Sanatı” adlı kitabında, kurucusu olduğu “Bireysel Psikoloji” ekolünden bahsederken, “Bireysel Psikoloji’nin yöntemi yetersizlik sorunu ile başlayıp biter,” der.

İnsanın doğduğu andan itibaren başkalarının yardımına muhtaç olması söz konusu yetersizlik hissinin temel nedenlerinden biridir. Büyüyüp bilinçlendikçe yapmak, elde etmek, başarmak isteyip de hedeflediği sonuca ulaşamadığı her durumda yetersizlik duygusu da büyüyüp gelişir ve kendisini diğer insanlardan aşağıda görmeye başlar. Her insanda bulunması nedeniyle evrensel bir niteliği olan ve aşağılık kompleksiyle karıştırılmaması gereken bu duygu aslında insana kendisini geliştirmesi ve başarıya ulaşmak için mücadele etmesi için ilham vermesi nedeniyle, kişi üzerinde olumsuz hislerin olumlu eylemlere dönüşmesi yönünde, hem sosyal uyum sürecinde hem de toplumsal yaşamın genelinde faydalı sonuçlara yol açma potansiyeline sahiptir. İnsanlar bu duygunun etkisiyle kendilerini yetersiz ve aşağıda hissettikleri alanlarda geliştirmek için mücadele eder ve bu yolla hem kendilerinin hem de toplumun gelişmesini sağlarlar.

Kültürün Zorlayıcılığı
Ne var ki toplumsal yaşamın karmaşık etkileşim evreni içinde her şey mükemmel bir şekilde işlemez. Toplumsal yaşamın kendine özgü işleyiş tarzından doğan kültür, söz konusu sistemin var kalımını devam ettirebilmek adına geliştirilen yaşam modeli doğrultusunda insanı neredeyse sonsuz sayıda yükümlülükle karşı karşıya bırakır. Bu yükümlülükleri öğrenme ve üstlenme sürecinde karşılaşılan her engel yetersizlik duygusunu kamçılarken bu zorlukların üstesinden gelen insanların varlığı ve bunun yanında söz konusu insanların zorluklar karşısında bocalayanlara yönelik olarak takındıkları kimi olumsuz tutum ve tavırlar da aşağılık duygusunu iyice pekiştirir.

Kişinin aşağılık duygusunu dengeleyebilmek için kendi belirlediği bazı alanlarda başarılı olmaya yöneldiğini ve böylelikle kendisini diğer insanlardan üstün hissederek bu sorunla başa çıkmaya çalıştığını belirten Adler, ilk çocukluk döneminde ortaya çıkan, örneğin, çocuğun topluma uyum sağlaması konusunda gerekli ilgi ve desteğin verilmemesi ya da tam tersine aşırı şımartılarak bütün ilgisini kendi üzerine yöneltmesi gibi koşullar altında sorunlarla başa çıkmanın daha da zorlaştığına dikkat çeker. Bunun sonucunda, yetersizlik ve aşağılık duygusunun etkisiyle sosyal sorunlarla yüzleşmek yerine bir kaçış duygusunun ortaya çıktığını dile getiren Adler, bu duygunun etkisi altına giren kişideki aşağılık duygusunun daha da karmaşıklaşarak aşağılık kompleksine dönüştüğünü dile getirir. Adler’in kuramına göre artık büyük çaplı psikolojik rahatsızlık boyutuna gelen bu sorunun etkisi altına giren insanlar, söz konusu olumsuzluğu üzerlerinden atabilmek için üstünlük duygularını da üstünlük kompleksine dönüştürürler ve sosyal yaşamda bunu gerçekleştirip kabul ettiremeyeceklerinden hayatın faydalı alanlarından çıkıp faydasız alanlarına yönelirler. Bu yöneliş aynı zamanda, diğer birçok psikolojik sorunun ve suça varan davranışların da kaynağını oluşturur.

Aşağılık Kompleksinin Gölgesinde
Toplumsal yapılanma ve işleyişte hiyerarşik bir modelin benimsendiği, karşılıklı hak, hukuk, adalet ilkelerinin pek gözetilmediği kültürlerde aşağılık kompleksinin çok daha yaygın bir şekilde görülebileceğini tahmin etmek pek de güç değildir. Günlük yaşamda karşımıza çıkan birçok davranış ve söylem aşağılık kompleksine ve bireyin diğer insanları kendisinden aşağıda görmek istemesine dair izler taşır. Örneğin, ülkemizde “yurdum insanı” olarak tabir edilen ve davranışlarını toplumdaki hâkim kültürün etkisiyle gerçekleştiren sıradan bir insanın kavgaya başlama cümlesi olarak kabul edilen “Kimsin sen? Kim oluyorsun?” gibi ifadelerin arka planında yatan asıl anlam, “Senin gibi aşağılık biri nasıl oluyor da benim karşıma çıkmaya cüret ediyor?” dur ve karşıdaki kişiyi aşağılamaya yöneliktir. Aşağılama davranışının temel nedenlerinden birisi de bizzat aşağılık kompleksidir.

Sinema ve televizyonlarda izlenme rekorları kıran karikatürleştirilmiş, ezik, görgüsüz, cahil Şaban ve Recep İvedik tiplemelerinin yakaladığı büyük başarının altında da yine insanların diğerlerini kendilerinden aşağıda görme isteği ve bunu gördüklerinde mutlu olmaları yatmaktadır. Böyleleri kendilerinden aşağıda gördüklerine diğer insanlarla birlikte gülerken kendi yetersizliklerini de gizlemiş olmanın getirdiği rahatlama duygusunu yaşarlar.

Bu tür toplumlarda hemen herkes güç elde etme yarışı içindedir ve elde ettiği güç oranında karşısındakini ezip aşağılayarak kendi üstünlük kompleksini tatmin etmek ister. Aile içindeki şiddetin; kimi öğretmenlerin öğrencileri aşağılamasının; yatılı okulda sorumluluğu altındaki çocukları konuştukları zaman cetvelle vurarak cezalandıran etüt ağabeyinin savunma olarak “Bizim etüt ağabeylerimiz de aynı şeyi bize yapıyorlardı,” demesinin; arkadaşlar arasındaki şakalaşmanın birdenbire karşılıklı aşağılama, hakaret ve kavgaya dönüşmesinin; gelin-kaynana, gelin-görümce, enişte-kayınbirader elti-diğer eltiler ve diğer akrabalar arasındaki çekişmelerin; komşuların birbirleriyle gösteriş yarışı içine girmelerinin; başkaları hakkında olumsuz düşünülmesini sağlamak amacıyla yapılan dedikodunun; tartışmayı kazanmak uğruna doğru ve yanlışın bir kenara bırakılarak konuşmanın laf kalabalığına getirilip karşıdaki kişiyi etkisiz kılmaya çalışmanın; trafikte makas atma ve türlü cambazlıklar yapma yarışına girmenin; gösterişli arabalara binme ya da ya da bir zamanlar moda olan “Doğan görünümlü Şahin” otomobil modeli çılgınlığı örneğinde olduğu gibi arabasını modifiye ederek daha gösterişli hale getirmeye çalışmanın; eylemde ve söylemde cinselliğe aşırı vurgu yapıp her cümlenin sonuna küfür eklemenin; askerde onbaşılığa yükselen bir erin emri altındakileri ezmeye başlamasının; iş yerinde terfi alanların gösterdiği benzer davranışların; eşler ve sevgililer arasında kimi zaman ilişkinin kopmasına ve hatta cinayetlere varan sonuçlara yol açan aşırı kıskançlığın temelinde çoğu zaman yine aşağılık kompleksi vardır.

Kompleksli Lider Hayatı Mahveder
En güçlü konumu elde edip toplumun zirvesine yükselen kimi liderler de aynı dertten mustariptir ve ne yazık ki onların aşağılık kompleksleri taşıdıkları yükün baskısı altında daha da karmaşıklaşıp derin psikolojik rahatsızlıklara zemin hazırlayarak ülkelerinin mahvolmasına kadar varan sonuçlara yol açabilmektedir. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına ve milyonlarca kişinin öldüğü kitle katliamlarına neden olan Adolf Hitler’in çok zor bir çocukluk dönemi geçirdiği ve ağır bir aşağılık kompleksi altında ezildiği belirtilmektedir. Gençliğinde ressam olmak istediği ancak konservatuara kabul edilmemesi nedeniyle yaşadığı başarısızlık ve yenilmişlik duygularını aşmak için Almanların üstünlüğü düşüncesine sarıldığı dile getirilir. Hatta İngiliz istihbaratı tarafından yazılan bir raporda Hitler’in İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Mesih kompleksi geliştirdiği ileri sürülmekledir.

Şili’yi 1973 yılından 1990’a kadar demir bir yumruk altında yöneten diktatör Augusto Pinochet’ye ait olduğu söylenen “Halka yukarıdan bakıyorum, çünkü buraya beni Tanrı taşıdı. Eğer ben hareket ettirmiyorsam ülkemde tek bir yaprak bile kımıldamaz,” şeklindeki cümleler de üstünlük iddiasının altındaki aşağılık kompleksinin aslında ne kadar derinlerde kök saldığına işaret etmektedir.

Vasili Grossman’ın “Yaşam ve Yazgı”isimli kitabında da Sovyet lideri Joseph Stalin’in felsefi bilgisizliği ile ilgili bir aşağılık kompleksi olduğundan bahsedilmektedir. Tarih ve tıp dergileri Stalin’in sarhoş babasının sert mizacından kaynaklanan zor bir çocukluk geçirdiğini ve bunun sonucunda psikolojik rahatsızlığının narsisizm ve paranoya boyutuna kadar ilerlediğini öne sürmektedirler. Stalin uyguladığı politikalarla milyonlarca kişinin açlıktan ölmesine neden olmuş; muhaliflerini öldürerek ya da son derece ağır koşullara sahip olan çalışma kamplarına sürgün ederek tek adam politikasını uzun yıllar boyunca sürdürmüştü.

Tarih, aşağılık kompleksine sahip birçok liderin yaptıkları ölümcül hatalarla dolu. Bu hataların tekrarlanmasını önlemenin yollarından bir tanesi aşağılık kompleksine neden olan etkileri anlayarak onları ortadan kaldırmaya çalışmak olmalı. Bu mücadele elbette gelenekçi ve muhafazakâr yapıların dönüşümünü de içeren büyük çaplı bir toplumsal değişim gerektiriyor ve hiç de kolay bir şey değil. Ne var ki, insanların topluma daha iyi uyum sağlayacakları şartları oluşturarak onları daha sağlıklı ve dengeli bireyler haline getirmenin bedeli, aşağılık kompleksine sahip liderlerin yalnızca kendi ülkelerini değil bütün dünyayı içine atabilecekleri tehlikelerin ödeteceği bedellerin yanında çok küçük kalır. Ünlü yazar Stefan Zweig’ın da dediği gibi: “Küçüklerin büyüklük taslaması kadar tehlikeli bir şey yoktur.”