Alevilik/Bektaşilik hadisesiyle ilk tanışmam 1977’dir. Yaş yirmi, daha önce kulağıma çalınmış elbette, ama kanlı canlı görmek başka. Sevgili bir dostumuz Hacı Bektaş’ın ileri gelen ailelerinden birinin kızıydı. Festival münasebetiyle gittik, birkaç gün evlerinde konuk olduk, sohbet ettik, çok şey öğrendik. Osman Kavala ve Yıldırım Türker’le üçümüz. Aynı yıl ve ertesi yıl yolumuz Dersim’e düştü. Mazgirt ve Ovacık’ta vakit geçirdik, Munzur gözelerini ziyaret ettik ve eğitildik.

1978’de Osman ile beraber Hatay Samandağ’da sahildeki Hızır Makamı’nı tavaf ettik, antik doğa dinlerini tartıştık. 1989’da yine yolum düştü, Hızır Makamı’nın ak sakallı dedesiyle sohbet ettim, bana ısrarla Nusayri inancının İslam’la bağdaştığını kanıtlamak için çabaladı. Sonra bilgili bir arkadaş eşliğinde dağda Arabi adını verdikleri dergaha yürüdük, epey öykü dinledim. Yıl 2000 olmalı, yine Hatay’da arabaya bir otostopçu aldım. Genç bir adam, hayli bilinçli Alevi militanı çıktı, bir saatten fazla ben sordum o anlattı. Sonra 2011, Paris’teki Ulusal Kütüphane’de Suriye Alevilerine ilişkin Fransız idaresi zamanında yazılmış birkaç rapor ve makale buldum, okudum.

1991’de Budapeşte’de Gül Baba türbesini, 1993’te Eskişehir Seyitgazi’deki dergahı, 1999 olsa gerek Darende’de Somuncu Baba dergahı ile çilehaneyi ziyaret ettim. Her seferinde bulabildiğimi okuyup cehaletimi hafifletmeye gayret ettim. 2004 ile 2005’te bir şey için gerekti; Erdebil Dergahı, Haydar, Cüneyd, Şah İsmail hakkında üst üste birkaç kitap okudum. Tarihi süreç ilk o zaman kafamda netleşti sanırım. 2014’te hapisteyken Hatayi Divan’ını baştan sona gözden geçirdim. Asıl amacım kelime avlamaktı tabii, ama içerik de iyi kötü kafamda yer etti. Yani uzman filan değilim ama büsbütün bilgisiz de sayılmam.

Anladığım şu; Alevilik, memlekette çeşitli zamanlarda ve çeşitli gerekçelerle İslami egemen kültüre boyun eğmeyi reddeden grupların en önemli ortak platformlarından biri olmuş. Başlıca unsurlarından biri Türkmenler. İslami öğretinin cenderesine girmeyince, doğal olarak, eski Animist mit ve törelerinin bir kısmını korumuşlar. Sadece “Animist” demek de doğru değil sanırım, çünkü bildiğiniz gibi Türkler 750 ile 1250 arasındaki yarım bin yılda Budizmle, Maniheizmle ve Nasturi Hıristiyanlıkla da epey haşır neşir olmuşlardı. Alevi masal ve destanlarında bu dinlerin de izini okumak mümkün. Şöyle de bakabiliriz: şehirlerde ve trafiği yoğun olan yerlerde İslami otoritenin baskısına direnmek güç. O yüzden taşranın en kuş uçmaz yerlerinde, formel medeniyetten en uzak yaşayan unsurlar, dini non konformizmi koruma şansını elde etmişler.

Alevi nüfusun yaklaşık yarısı, en azından yüzde 40’ı Kürt ve Zaza. Orta Asya ile bir alakaları yok. Bir dizi Zerdüşti veya Hıristiyan-Ermeni geleneğini korumuşlar. Dersim’de anladığım kadarıyla Türkmen soylu dedelerin tesiri altına girmişler. Türklerin pek bulunmadığı Ovacık’ta Türkçe ilahilerin, soy ve ocak adlarının korunmasını başka türlü açıklamak zor.

Arap Alevileri belirgin bir şekilde Orta Doğu Hıristiyanlığının izlerini taşıyor, bin beş yüz yıl öncenin Hıristiyan simge ve polemiklerini tartışmaya devam ediyorlar. Keza Arnavut Bektaşileri Rum Ortodoks geleneğinin izlerini üzerlerinden atmış değiller. Tahtacılar, Çepniler ve Abdallar gibi marjinal grupların Aleviliği belki etnik bir kökenden ziyade toplumsal işlevle ilgili bir dışlanmanın sonucu. Toplumsal düzenin dışında yaşıyorsan, toplumun resmi ideolojisine de pek kulak asmazsın.

İslam’dan çıkmanın cezası, biliyorsunuz, ölümdür. Ehlibeyt yandaşlığı, dinden çıkma suçunu işlemeden İslam’a uzak durmanın tek legal yolu olmuş. Daha doğrusu yarı-legal: çünkü 16’ıncı yüzyılın kriz günlerinde İslam fakihleri Kızılbaşların katline fetva vermişler; sonraki zamanlarda da dönem dönem o fetvaları hatırlamışlar. Beş benzemezi bir araya getiren ortak zemin bu tehdittir sanırım. Açıkça Muhammed’i terk edemiyorsan, Ali’ye sarılırsın.

1470 ile 1980’li yıllardan itibaren tüm Osmanlı toprakları Erdebil’den esen ihtilal rüzgarının etkisiyle dev bir ayaklanmaya tanık olmuş. Bugün bildiğimiz şekliyle Ali inancı üzerine kurulan Alevilik o ayaklanmanın potasında şekillenmiş. Sultan II. Bayezid ayaklanma ile düz yoldan baş edemeyeceğini hissedince Alevi itikadına yakın fakat Osmanlı’ya sadık bir versiyonunu örgütlemeyi akletmiş. Bektaşilik de öyle doğmuş. Bir tür Ortanın Solu diyelim.

Luwi diye bir halk ve Luwice adlı dilden MÖ 1300’ler ile 1100’ler arasında Hitit kraliyet arşivleri söz ediyor. Dilin bir versiyonu Adana-Antep taraflarında MÖ 800’lere dek kullanılmış görünüyor. Ancak isme MÖ 1190’lardan sonra MS 20’inci yüzyıla dek hiçbir yerde tesadüf etmiyoruz. Roma ve Bizans kayıtlarında böyle bir halkın en ufak izi yok. Ermeni ve Süryani tarihçilerinde yok. Araplar da yok. Osmanlı kitabetinde de yok. Hitit arşivleri kapandıktan sonra bu ismi ilk telaffuz eden yanılmıyorsam 1919’da Emil Forrer yahut ertesi yıl Bedrich Hrozny olmalı.

Arada geçen üç bin küsur yılda ismin hiç kimseye sezdirmeden yer altında yaşadığına inanmak için çok geniş bir hayal gücü gerekiyor – ya da çok kısıtlı tarih bilgisi. Kaldı ki l ve w gibi son derece problemli iki fonem içeren bir adın, velev ki yaşasa nasıl bozulmalara uğrayacağını kestirmek de kolay değil. Mesela MÖ 1’inci bin yılda Antalya yöresinde yaşayan Lukwa/Lykia adı ile Konya yöresinde anılan Lukawania/Lykaonia adı Luwi’nin post-Hitit versiyonları mıdır? Bilemiyoruz.

Alevi adı, en ufak kuşku yok ki Arapça, “Ali Yandaşı” anlamında Alawi. Mevla’dan Mevlevi, Musa’dan Musevi, sema’dan semavi, Basra’dan Basravi gibi telaffuz edilir. Osmanlı zamanında bugün Alevi adını verdiğimiz zümreler genellikle bu isimle anılmamış. Kızılbaş tercih edilen isim. Aliyar, Alidost, Alikulu, Şahkulu, Şahseven gibi adlar kullanılmış. Alevi, tıpkı Musevi ve İsevi veya Nasrani gibi kibarsayılan bir hüsnütabir.

Sözcüğün aniden ön plana çıkması, şimdi sıkı durun, Fransızların işi. Fransızlar 1919’da Suriye yönetimine gelir gelmez ilk iş olarak Lazkiye’de bir Alevi Özerk Bölgesi kurmuşlar, 1930’larda burayı Lübnan gibi ayrı bir devlet yapmayı düşünmüşler. Hatay’ın Türkiye’ye mi mutasavver Alevistan’a mı verileceği o esnada tartışma konusu olmuş. Antakya ve Samandağ’da “Aleviler” Lazkiye lehine birtakım çabalara girmişler. Türk gazetelerinde Alevi adının patlarcasına boy göstermesi tam olarak 1937’nin ilk günlerine rastlıyor. “Ermeni ve Alevilerin” hain planlarına ilişkin o günlerde güzide Türk basınında bugünkü yandaş basına rahmet okutan hamasetnameler gırla gitmiş. Oysa 1937’den önceki yeni yazı gazetelerde Alevi adı bir kez bile geçmiyor. Eski yazıda da geçtiğini pek sanmam ama eski yazı gazetelerin sorgulanabilir arşivleri henüz bulunmadığı için kesin bir şey söyleyemiyorum.