“Bor’u işlemeyelim diye oluyor bütün bunlar”; “Avrupalı devletler acı çekelim istiyor”; “Siyonist lobi iş başında”; “bütün dünyayı birkaç aile yönetiyor zaten”… ve daha niceleri. Tanıdık geliyorlar değil mi? Kısa bir taksi yolculuğunda radyo reklama girince ya da aile arası muhabbet siyaset kıskacına saplanınca bunlara benzer cümlelerle sahneye çıkıyor insanlar. ‘Komplocu’ ilan edildiklerinde ise hep bir cevapları var. Örneğin Bor’un hiçbir zaman değer sağlamamış bir madde olduğunu anlatınca, ‘batı masalları’ materyal gerçekler oluyor. Avrupalıları da Kurtuluş Savaşı’nda denize döktük; öç almak istiyor tabii caniler!

Komplo teorilerinin en temel özelliği bu aslında: Aksi kanıtlanamayacak derecede saçma ve herkesin anlayabileceği kadar basitler. İyi ama biz hep, ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ diye yetiştirildik değil mi? Yani biri çıkıp “11 Eylül’de Amerika Birleşik Devletleri kendi kendini vurdu” diyorsa, altında bir fokurdama olması gerekir. Oysa duman gibi fiziksel değil düşünceler; ateşsiz de giriyorlar hayatımıza.

Dünya üzerinde yaşanan çoğu olay komplikedir ve onları anlayabilecek bir göz yapısına kavuşamamış insanlar için anlaşılmazdırlar. Bu, insanların ‘en basit açıklama gerçektir’ ezberine sığınmalarına sebep oluyor. Kimyacı olmadığı için anlamadığı bor elementini incelemek yerine, ülkelerinin gelişememişliğine kılıf uydurmaya çalışıyorlar. Aynısı kim oldukları belirsiz Siyonist lobiyi her şeyin arkasına sokanlar için de geçerli; ekonomi bilmeyen bir insanın ‘dış saldırılar’ ile krizi anlamlandırması için de. “İyi insanların başına kötü şeyler gelmez” gibi örtülerin altına saklanmak kolay. Anlaşılabilir, naif bir çaba elbette bu. Sonuçta kimse kimyager olmak ya da dünya siyasetinde işlerin nasıl yürüdüğüne dair düşünmek zorunda değil.

Herkesin konuşmaya hakkı var elbette; bu aksi ispatlanamaz teorilerin insanı düşünmeye ittiği gerçeğini de göz ardı etmek istemem. Fakat herkesin herkesle eşit derecede ciddiye alındığı bir dünyada bu akılsız söylemler tehlike oluşturuyor. Örneğin gazete köşesinden Yahudilerin dünyayı yönettiğini yazan, sözüne neden güvenmemiz gerektiği hiçbir şekilde belli olmayan bir insanın yüz binlerce kişiye ulaştığını düşünün. Bir kısmının kafasına yatsa bu düşünce, yarın Eminönü’nde Yahudi kovalamayacakları ne malum? Nitekim bir pizzacının bodrum katında demokratların çocuklara taciz ettiğini duyan bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı, o pizzacıyı tarayalı birkaç yıl oldu henüz. Dükkânın bodrum katı yoktu!

Aslında yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında güç kazanan bu deli saçması söylemler, daha büyük bir belayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Amerikalı tarihçi Tom Nichols bunu ‘uzmanlığın ölümü’ olarak tanımlıyor. Yani, sözüne güvenilir ve hesap verebilir kişilerin toplumla bağının tamamen kopması; ne idiği belirsiz kimselerin ise bu boşluğu doldurmaya başlaması. Dünyanın en güçlü koltuğunda oturan adamın, küresel ısınmayı ‘Çin icadı’ zannettiğini unutmamak lazım. Trump’ın, Amerikan toplumundan aldığı oylarla o koltuğa yayılıp McDonald’s yediğini de söylemeli. Aynı toplumun yüzde otuzunun, dünyayı ‘gizli ajandası olan, küresel bir grubun yönettiğine’ inanması da bir sürpriz unsuru değil.

İnsanlar, güvendikleri değil anladıkları kişilerin peşinden gidiyorlar artık. Zor sorulara basit cevaplar bekliyor; soru üzerine soru sormak zorunda kalmak istemiyorlar. Trump, Erdoğan, Orban gibi liderler demokrasi krizini mi, akıl tutulmasını mı yansıtıyor, emin olamıyorum. Fakat yeterince uzun süre güçlü kalırlarsa, her iki krizi de derinleştirecekleri kesin. Hoş, benim dünyayı yöneten ailelerden birine mensup olup olmadığım da bir soru işareti, değil mi?