“Kültür” kavramı etimolojik olarak artmayı, çoğalmayı ifade etmektedir. Antropoloji açısından bakıldığında öncelikle maddi kültür dikkate alınmakta, kullanılan giysiler, yenilen yemekler o toplumun kültürünü karakterize eden özellikler olarak kabul edilmektedir. Edebiyat açısından, yazılı ve sözlü eserler, yani şiir, roman gibi eserlerin yanı sıra efsaneler, masallar bir toplumun kültürünü oluşturan unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Sosyoloji açısından ise yaşam biçimleri, örf ve adetler, toplumsal ve bireysel davranışlar “kültür” kavramının içinde düşünülmektedir. Yani kısaca kültür, bireysel ve toplumsal yaşam adına hemen hemen tüm etkinlikleri içermektedir; farklı disiplinler bu etkinlikleri farklı yönlerden ele almaktadır.

Kültür kavramının sürekli bir artışı, çoğalmayı öngördüğü dikkate alınırsa, örneğin “kültürel bozulma”, “kültürel yozlaşma”, “tutucu kültür”, “alt kültür” gibi kavramların içeriklerinin sağlıklı bir şekilde ortaya konulması veya bu gibi kavramlarla anlatılmak istenilen olguların anlaşılması hiç de kolay olmayacaktır. Elbette çoğalmanın her zaman olumlu olmadığı, hastalıklı bir özellik de taşıyabileceği düşünülebilir; ama böylesi bir durumda, bu iki olgu arasındaki ilişkinin açıklanması güçleşecektir. En azında kültürel bozulmanın mı kültürel zayıflamaya sebep olduğu ya da kültürel zayıflamanın mı bir bozulmaya sebep olduğu, aralarındaki öncelik-sonralık ilişkisini ve bu olguların özelliklerinin neler olduğunu tanımlamak hiç de kolay olmayacaktır.

Bu ve benzeri sorunlar dışında bizzat kültür kavramının kendisinin aidiyet kavramı aracılığıyla anlaşılabileceğini, özelliklerinin daha açık bir şekilde tasvir edilebileceğini, işlevinin ne olduğunu ve hatta olması gerektiğini yine aidiyet kavramı aracılığı ile ilgi içinde ele alarak göstermeye çalışacağım. Bu noktada, aidiyet kavramının da en az kültür kavramı kadar sorunlu olduğu ve dolayısıyla söz konusu ilişkilendirmenin verimli sonuçlar elde edilmesine olanak vermeyeceği düşünülebilir. Ne var ki amacım ne kültür kavramını ne de aidiyet kavramını tanımlamaktır. Amacım, kültür olgusunu aidiyet olgusu ile ilişki içinde kavramaya çalışmaktır; çünkü aidiyet, kültür olgusunun ortaya çıkmasının adeta ilk basamağını oluşturmaktadır. Bu sebeple, aralarında bir ilişki kurulmadığı takdirde, kültür kavramının içeriği boşaltılmış olacak ve anlaşılmaz hale gelecektir. Öyle görünüyor ki aidiyet, kültürel bozulma, kültürel yozlaşma gibi paradoksal içerikli kavramların ve işaret ettiği karmaşık birtakım olguların anlaşılmasına da olanak verebilir. Çünkü, aşağıda gösterilmeye çalışılacağı gibi, kültür olgusuna temelde aidiyet olgusu eşlik etmekte, kültür olgusu aidiyet olgusuna bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Kültür, bir elbise askısı misali, çok farklı olguları üzerinde taşıyabilen bir kavramdır. Bu özellik onun çeşitli ve karmaşık bir içeriğe sahip olmasına da sebep olmaktadır. Aidiyet kavramı, öyle görünüyor ki, bu karmaşık içeriğin işleyişini, kültür kavramının sahip olduğu özelliklerin temellendirilebilmesini ve bu kavramın toplumsal işlevinin ortaya konulmasını sağlayabilecek bir özelliktedir. Ayrıca, sanırım ancak aidiyet duygusu aracılığıyla, kültürü karakterize eden gelişmenin ve ayrıca bozulmanın da ne olduğu açıklanabilir. Çünkü aidiyet duygusu, kültür olgusuna dinamik özelliğini kazandırmaktadır. Diğer bir ifadeyle kültürel ürünler aidiyet duygusu ile ilgi içinde ortaya çıkmaktadır.

Aidiyet duygusunun böyle bir özelliğe sahip olmasının temel sebebi, bireylerin katılımcı ve talep edici olmalarıyla ilişkilidir: bireyler, bağlı oldukları ve dolayısıyla ait olduklarını düşündükleri kurumlardan talepte bulunma hakkını da kendilerinde görürler. Halbuki kültür, bir yaptırım gücüdür ve o bireylerden talepte bulunur; bireylerden beklenen, bu talebe uymaktır. Bireyler, kendi seçimleri dışında içine doğdukları ortamın taleplerini yerine getirmek durumundadırlar. Dolayısıyla kültür, bireyler üzerinde tek yönlü bir etkiye sahiptir. Halbuki aidiyetin söz konusu olduğu yerde bireyler, talepte bulunma hakkına da sahip olduklarını düşünürler. Bu durum dikkat edilirse kültür kavramının dışında ama onunla ilişkilendirilebilecek bir özelliğe işaret etmektedir.

Aidiyet duygusu insanlar dışında diğer birçok canlıda da gözlenebilir. Örneğin karınca ve arı topluluklarında veya kurt sürülerinde, bazı aslan ailelerinde, içinde yer alınan gurup veya aileye bağlılık ve dolayısıyla bir aidiyet söz konusudur. Fakat buradaki aidiyet, insanlardan farklı olarak, ortak yaşamsal çıkarlar dışında bir talep içermemektedir. Talebin tek yönlü olması, yani gurubun çıkarları doğrultusunda belirlenmesi dolayısıyla, burada ancak sınırlı bir “yaşama kültürü” söz konusu olabilir. Kültürün varlığından söz edilebilecek her yerde bir aidiyet de vardır; fakat hayvan topluluklarında mevcut aidiyet, bireylerin karşı taleplerine yer vermediği için, buradaki yaşam kültüründe de bir donmuşluk bulunur; dolayısıyla da kültürel bir gelişmeden, değişimden söz edilemez. Halbuki insan topluluklarında aidiyet, doğuştan kazanılmış olanlar da dahil, bireylerin içgüdüsel olmayan, bilinçli ve iradi katkısını gerektirir. Bu da kültürün yerine göre gelişim, yerine göre de donmuşluk, hatta bozulma özelliğinden söz edilebilmesine olanak vermektedir. Aidiyetin zorlama bir hâl alması, bir zaman sonra kültürel donmuşluğa ve dolayısıyla bozulmaya sebep olacaktır.

Kültür, yukarıda da işaret edildiği gibi, özellikle maddi ve maddi olmayan eserlerden davranışlara kadar çok çeşitli alanlarda ortaya konulan ürünler tarafından karakterize edilir. Bu ürünler bireyler tarafından üretilmişlerdir, ama o toplumun kültürünü temsil ederler. Bireylerin aidiyet duygusu, toplumsal değerleri benimsemenin ve kültüre katılımın imkanını belirler.

Her toplum, tarihsel süreç içinde sosyal, kurumsal, ekonomik, teknolojik ve benzeri  alanlarda bir değişim içindedir. Kültürün görevi, bu değişim sürecine, toplumun kendi özelliklerine uygun olarak uyum sağlamasına olanak vermektir. Fakat ilginçtir, kültür, bazı durumlarda her türlü değişim ve gelişime karşı direnmek gibi bir rol de üstlenebilmektedir. Tarihsel süreç içinde gerçekleşen özellikle ekonomik ve teknolojik gelişim ve değişim, beraberinde yeni yaşam tarzları, yeni davranış biçimleri, yeni sosyal organizasyonlar talep eder. Kültür, bu taleplerin o toplumun özellikleriyle uyum içinde  gerçekleşmesinden sorumludur; kültür, böyle bir uyumu sağlayabilmenin adıdır, uyum sağlayabilmenin varlık koşulunu sağlar. Diğer bir ifadeyle kültür, hem geçmişi korumak ve toplumun geçmişle olan bağının kopmamasını sağlamak hem de toplumun değişen koşullara uyumunu mümkün kılmak görevini üstlenmiştir.

Dikkat edilirse burada sözü edilen değişim, kültür kavramının etimolojik içeriğine denk düşmektedir: kültür, bu yönüyle, değişim demektir. Gelişmeye ayak uyduramayan, yani kültürel donmuşluk içinde olan bir toplumun yaşama şansı yoktur. Başka kültürlerin etkisi altına girmek durumunda kalır. Böyle bir toplumun da benliğini ve dolayısıyla varlığını kaybetmesi kaçınılmazdır. Her toplum gelişmek ama bu gelişimi de kendi kültürel kodları çerçevesinde gerçekleştirmek durumundadır. Buradaki kilit nokta, toplumun kültürünün, gelişmeyi, değişmeyi, yeniliklere uyum sağlamayı mümkün kılacak donanıma sahip olmasıdır. Aksi takdirde böyle bir toplumun kültürü, geçmişi korumak adına, gerekli değişimi zamanında gerçekleştiremeyecektir. Sonuçta böyle bir kültür, temel özelliklerini terk edecek, yani gelişmeyi önleyici bir konumda yer alacaktır. İlginçtir; bu noktada kültür, birbiriyle uyumsuz, hatta birbirine karşıt özellikler taşıyan paradoksal bir kavram halini almaktadır. Halbuki kültür, bir toplumun geçmişini korumak, ama onun değişimini de sağlamak görevini üstlenmiştir. Her toplum varlık özelliklerini tanımlayan kendi tarihsel kodlarını korumak, aynı zamanda da gelişerek kendine hep yeniden varlık kazandırmak durumundadır.

Kültürün geçmişi koruma özellikleri, örf, adet, gelenek, görenek gibi kurumlar tarafından temsil edilir. Bu kurumlar, kültürün taşıyıcı ve kurucu unsurlarıdır; ve dikkat edilirse bu unsurlar, deneyimleri yok olmaktan kurtaran, bilgi ve becerileri yaşatan ve koruyan bir özelliğe sahiptirler. Bu nokta, kültürün, toplumun geçmişini korumak gibi bir sorumluluk üstlenmesinin gerekçesini bize vermektedir. Ama toplumun varlığını koruyabilmesinin diğer koşulu, gelişim ve değişim içinde olmaktır. Bu durumda kültürün asıl görevi, öyle görünüyor ki, adeta ters yönde dönen bu dişlilerin birbirini yok etmesine olanak vermemektir. Tam bu noktada sanırım“aidiyet kavramını dikkate almak gerekecektir.

Aidiyet, kültürden farklı olarak, bireylerin iradi katılımlarını gerektirmektedir. Fakat örf ve adetler söz konusu olduğunda aidiyet zorlama bir özellik kazanabilmektedir. Bu durumun kültürel bir donmuşluğa yol açması kaçınılmazdır. Herhangi bir bireyin, sosyal bir kuruma ait olmasının birbirinden çok farklı gerekçeleri olabilir. Özellikle günümüzde bu gerekçelerin başında çıkar hesapları, maddi beklentiler öncelikle akla gelmektedir. Hiç şüphesiz bu özellikler her dönemde ve her toplumda mevcut olagelmiştir; günümüzün ayrıcalığı, olanakların artması, çeşitlenmesi ve güç sahibi olmanın getirdiği sonuçların baş döndürücü ve baştan çıkarıcı bir hal almış olmasıdır.

Aidiyet duygusunun diğer temel bir özelliği, çıkar dışındaki değerlerle de ilişkili olmasıdır. Çünkü insan, evet çıkarlarını gözeterek bir sosyal yapıya dahil/ait olabilir; ama aynı zamanda iyilik, güzellik, faydalı olmak gibi olumlu değerlerle de hareket edebilir. İşte öyle görünüyor ki, kültürün ileriye dönük ve gelişmeci olabilmesi, aidiyet duygusunun hangi özelliğinin toplumda baskın olduğu, bireylerin tercihlerini hangi yönde kullandıklarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu noktada, aidiyetin olumlu özelliklerinin hangi koşullarda ortaya çıktığı, bireysel ve toplumsal tercihleri nasıl belirlediği sorulabilir.

Aidiyet duygusunun kurucu, inşa edici veya yerine göre yapıcı ve ileri taşıyıcı bir rol üstlenmesi için sadece olumlu değerler üzerine kurulmuş olması her zaman gerekli ve zorunlu değildir. Günümüzde geçerli olan ekonomik yapı, insanların çıkarları doğrultusunda hareket etmesini öngörmekte hatta gerektirmektedir. Kapital üzerine kurulu ekonomik işleyiş ve bu işleyişi düzenleyen sosyal, hukuki ve siyasi kurumlar, aidiyetin çıkar üzerine inşa edilmesini kaçınılmaz hale getirmektedir. Sanırım buradaki püf noktası, çıkarların, rasyonel ve dolayısıyla da liyakat, hak ve hukuk üzerine kurulu bir yapı içinde tutulabilmesi ve denetlenebilmesiye ilişkilidir. Bu özelliklerin olmadığı  toplumlarda bireyler çıkarlarını “her ne pahasına olursa olsun” elde etmeye yöneleceklerdir.

Böyle bir durum, toplumun “kendini korumak adına” geleneklerine körü körüne bağlılığı, değişime direnmeyi, hatta ona düşman olmayı da beraberinde getirebilir. Gelişmeyi ve ilerlemeyi tanımı gereği öngören kültür, bu işlevini yitirebilir ve kendini koruma adına geleneklere bağlılığı koyu bir bağnazlığa dönüştürebilir. Aidiyeti belirleyen etkenin “çıkarların korunması” ile sınırlı kalması ve hiç bir denetime tabii olmamasının bence en kötü tarafı, aidiyetin temelini oluşturan/oluşturması gereken olumlu özelliklerin önemini ve değerini yitirmesi, yani ortadan kalkmasıdır. Bu durum ister istemez kültürel bozulmayı de beraberinde getirecektir.

Aidiyet duygusu bir yönüyle, örneğin alışkanlıklarımızın, korkularımızın, güvence altında olma isteğimizin, toplum içinde yer edinme ve bir varlık kazanma arzusunun, kendini iyi hissetme güdüsünün bir tezahürüdür. Hemşehrilikten kulüp tutmaya, bir dernek üyeliğinden oturulan semte kadar uzanan alanlarda, farklı şekillerde de olsa aidiyet duygusu kendini gösterebilir. Maslow’un ihtiyaçlar piramidinde en üstte kişinin kendisini gerçekleştirme arzusunun bulunduğu dikkate alınırsa, ait olmak duygusunun ne derece önemli bir belirleyici özellik taşıdığı kolayca görülebilir. Taşıdığı aidiyet duygusunun özelliğini anlayabilmek için kişinin sosyal ve kültürel kodlarına, eğitimine, yetiştiği çevreye ilişkin pek çok alandaki ipuçlarını dikkate almak gerekebilir. Buradaki ipuçları, aidiyet duygusunun, kültürün yapıcı özellikleri kadar tutucu yönü üzerine olan etkisini de anlaşılır kılacaktır. Sonuçta, kişinin sahip olduğu aidiyet duygusunun rengi, toplumu ileriye taşıyacak özellikleri temsil etmiyor ve bireye bu konuda gerekli enstrümanları sağlamıyorsa, birey tutunabildiği noktayı terk etmek istemeyecektir. Bu durumda aidiyet duygusunun olumlu/yapıcı özelliklerinin törpülenerek yok olması ve mutlak bir çıkarcılığa dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

Aidiyet, yukarıda da işaret edildiği gibi, bireylerde farklı gerekçelere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu gerekçelerin bir kısmı toplumsal koşullara, bir kısmı bireysel özelliklere bağlı olabilir. Eğer Maslow’un ihtiyaçlar piramidi dikkate alınırsa, her ihtiyacın beraberinde kendine özgü bir âidiyet duygusu biçimlediği ileri sürülebilir. Dolayısıyla da aidiyet ve ihtiyaç arasında bağ kurarak, aidiyet duygusunun bir ihtiyaç sunucunda ortaya çıktığı ileri sürülebilir. Böyle bir tartışma toplumsal yapının anlaşılmasında ilginç birtakım yorumlara da sebep olabilir. Fakat benim amacım, aidiyet ve kültür adasındaki ilişkiyi çeşitli yönleriyle ortaya koyabilmektir: Aidiyet, toplumsal kurumların ortaya çıkmasını doğrudan belirlemektedir; ama daha da önemlisi, bu kurumların sahip olabileceği özellikleri biçimlendirmesidir. Bu durum, o topluma kültürel rengini kazandırmaktadır. Elbette her sosyal kurum, bir ihtiyaç sonucu ortaya çıkmış olabilir; fakat öyle görünüyor ki aidiyet, o sosyal kurumun etkinlik alanını, canlılığını, rengini, faydalı olabilme derecesini, yaşam süresini, yönünü ve benzeri özellikleri doğrudan biçimlemektedir.

Tüm kurumlar birlikte bir toplumun kültürünün önemli bir parçasıdır; özellikle sosyal kurumlar, aralarında etkileşerek ama bir bütün halinde o toplumun kültürünü karakterize ederler. Bu etkileşimin özelliği ve yapısı zaman içinde değişebilir ve bozulabilir. Böyle bir durumda kültürel yapı da işlevini ve yapıcı olma özelliğini yitirecektir. Tamamen iyi niyetle kurulan bir sosyal kurum, zaman içinde amacından saparak bireysel çıkarlara alet olacaktır. Bir toplumdaki siyasi partilerin, derneklerin, kulüplerin, yani her türlü sosyal kurumun işlevi, o ülkenin kültürüne bağlı olarak değişebilir. Bu işlevleri ve dolayısıyla o toplumun kültürünü tanımak ve tanımlayabilmek için, nasıl bir aidiyet duygusunun o kurumu karakterize ettiğine bakmak gerekecektir. Dolayısıyla da “kültür nedir?” gibi bir soruyu aidiyet kavramı aracılığıyla ve onun üzerinden okumak yerinde olacaktır.

Kültürün toplumu hem koruyucu hem de zamanda ileriye taşıyıcı bir görev üstlenmiş olmasını anlayabilmek, yani karşıtlık içeren bu iki özelliği birlikte düşünebilmek için aidiyet duygusunu dikkate almak kaçınılmazdır; çünkü bir toplumda geçerli olan aidiyet duygusunun özelliği, bir kültürün sağlıklı bir şekilde geçmişe dokunmasını ve aynı zamanda toplumu geleceğe hazırlanmasını ya da sadece geçmişe bağlı kalmasını belirlemektir.

Tarihsel, ekonomik ve toplumsal koşullar, bireylerin ihtiyaç tanımını ve sıralamasını değiştirebilmektedir. Fakat öyle görünüyor ki, insandaki aidiyet duygusunun en saf hali değişmeden kalmaktadır: Değişmeden kalan, insanın iyiye ve güzele, adalete bakışıdır. Her kültür, bu kavramların ideal formlarını bireylere bir inanç olarak sunar. Bu üç kavram felsefi açıdan birbiriyle ilişkili olarak anlaşılmaya çalışılabilir; fakat amacım böyle bir çaba içinde olmak değildir. Vurgulamak istediğim nokta, bu üç temel kavramın, insanın aidiyet duygusunu en saf şekilde gerçekleştirme aracı olmasıdır. Hatta menfaatler bile söz konusu olduğunda bu üç kavram, menfaat olgusunun yönünü değiştirebilmekte, onun ölçülü ve sınırlı olarak gerçekleştirilmesini sağlayabilmektedir. Bu noktada “vicdan” kavramını ayrıca dikkate almak elbette yerinde olacaktır. Çünkü vicdan da, bir dümenci gibi, insanın davranışlarını yönetebilmektedir.

İnsanın çok çeşitli, karmaşık, hatta birbiriyle çelişik duygulara birlikte sahip olduğu, tek bir olgu karşısında duygu karmaşası yaşayabildiği bir gerçektir. Bazı üst kavramlar, bu karmaşaya çözüm aracı olabilmektedir. Vicdan bunlardan birisidir; nihai karar mercii olarak davranış ve tercihlerimizi belirlemek, yol göstermek özelliği taşımaktadır. Bu üst kavramlardan birisi de şüphesiz dindir. Din, vicdandan farklı olarak, tanımlı ortak kabullere sahiptir; yani tüm bireyler için ortak ilkeler içerir. Halbuki vicdan bireysel bir özelliktedir ve bireyi kendinden sorumlu olmaya, kendi sorumluğunun hem hakimi hem de savcısı olmaya davet eder. Toplumsal vicdan, ancak tek tek bireylerin vicdanları aracılığıyla varlık kazanır.

Kültür de birey üzerine tek taraflı olarak uygulanan bir yaptırımdır. Her birey, belli bir kültür ortamına aittir ve toplumsal vicdan kültürel sınırlar içinde varlık kazanır. Öte yandan bir aidiyet söz konusu olduğunda birey, talep etme şansına sahiptir. Kültür ve aidiyet arasındaki ilişki sorgulanmak istenildiğinde, tarihi ve toplumsal işlevi dolayısıyla şüphesiz din olgusunu ayrıca dikkate almak kaçınılmazdır. Çünkü bu olgunun hem kültür hem de aidiyet duygusu ile ayrıcalıklı bir ilişkisi vardır.

Din, felsefî ve teolojik açıdan bakıldığında, üzerinde çok çeşitli yorumların yapılabileceği bir alandır. İnançların din ile olan ilgisi de keza çok farklı açıklamaların konusunu oluşturagelmiştir. Amacım elbette bu yönlere ilişkin bir açıklama yapmak değildir; amacım sadece bir üst kavram olarak diğer kavramlarla ilişkisi üzerinde durmak, aidiyet ve kültür arasındaki ilişkiyi de bu çerçevede ele almaktır. Din ile aidiyet arasında, teolojik arka planı dikkate almadan yapılacak olan bir açıklama, sosyal özelliklerinin çok daha iyi anlaşılmasına olanak vereceğini düşünüyorum.

Din, tarih boyunca her türlü toplumsal organizasyonu, ekonomik, hukuki, edebi, siyasi kurumları, bireysel davranışları ve bakış açılarını derinden etkilemiştir. Bu açıdan, son derece etkili bir sosyal üst yapı ve bir üst kavram konumundadır. Sadece bu özelliği bile, din olgusunu, teolojik boyutu dışında ele alınmasını gerektirmenin de ötesinde zorunlu kılmaktadır. Bu noktada elbette bazı ideolojik veya dini dışlayan toplumlar dikkate alınarak, yukarıdaki bakış açısı sorgulanmak istenilebilir. Bu tür toplumlarda din, şeklen de olsa düzenleyici ve bir üst kavram konumunda olmayacaktır. Her ne kadar tamamen inançsız bir toplumdan söz etmek hiç de kolay olmasa da böyle bir toplum, dinin tarihi süreç içindeki rolünü ve belirleyici “olmuş olma” özelliğini ortadan kaldırmayacaktır. Fakat konumuz açısından asıl önemli taraf, bu tür toplumlarda da aidiyet duygusuna zemin oluşturacak üst kavramların bulunmasıdır. Mevcut gerçeklik ise dinin tarih boyunca söz konusu görevi yaygın bir şekilde yerine getirmiş olduğudur.

Din, teolojik açıdan değil de kültürel açıdan bakıldığında, tarihsel süreç içinde bireylerin aidiyet duygusunun temel taşıyıcı unsuru olmuştur. Diğer bir ifadeyle din, gerek toplumsal gerek bireysel özellikteki farklı aidiyet duygularının referans noktasını oluşturmuştur. Bu noktada dinin bireylerde oluşturduğu aidiyet duygusunun dayanağının ne olduğu sorulabilir. Bu soruya verilecek sıradan bir cevapta ilk akla gelen özellik, dinin insanlara ceza ve mükafat karşılığında vadettiği cehennem ve cennet olacaktır. Bunlar günlük yaşam içinde son derece etkin bir konuma sahip olsa da bence asıl vurgu, iyilik, güzellik ve adalet gibi tüm insanların her zaman aradığı ve bağlandığı kavramlar üzerine olmalıdır. Bu kavramların en az biri her seferinde, her türlü aidiyet duygusunun temelinde ve bir referans noktası olarak karşımıza çıkar. Burada konumuz açısından asıl önemli olan nokta, bu kavramların kültürel hayata nasıl yansıdığını ortaya koymaktır. Cennet ve cehennem, bir aidiyet duygusunun oluşmasında elbette etkili bir rol üstlenmiş ve özellikle de ahlaki davranışlarda referans noktası oluşturabilir; fakat sorunumuz, aidiyet duygusunun kültür alanındaki yansımasıdır.

İyilik, güzellik ve adaletin, insandaki varlığının temelleri konusu, şüphesiz yoğun metafizik tartışmalara açıktır. Teolojik açıdan da bu tartışmalara bir cevap vermek elbette mümkündür; fakat benim amacım, bu tartışmalara girmek değildir. Çünkü öyle görünüyor ki din, söz konusu kavramların bir kültürel birikim olarak ortaya çıkmasına vesile olmaktadır; ama daha önemlisi, bu kavramların, dine ait aidiyet olgusunun da temelini oluşturmasıdır. Her semavi din, zorlama yoluyla değil, rıza yoluyla, talebe bağlı bir intisap öngörür; ve bunun için müntesiplerine iyi, güzel ve adil olanı sunmak durumundadır. Şüphesiz iyinin, güzelin ve adil olanın ne olabileceği ve nasıl elde edilebileceği yine, teolojiyi de içine alan yoğun metafizik tartışmaların konusu durumundadır. Fakat bu kavramların aidiyet duygumuzla ilgisini ve kültürel sonuçlarını ortaya koymak istersek, somut örneklerinin neler olduğu üzerinde düşünmemiz gerekir.

Günlük yaşam içinde iyilik, güzellik ve adalet duygusunu büyük ölçüde aile içinde ediniriz. Her insan, normal koşullarda ailesi içinde bu kavramlarla tanışır; ebeveynlerinden bu kavramların içlerinin nasıl doldurulacağını ve davranışlarına nasıl yansıtılacağını öğrenir. İlginçtir, buradaki kurgunun dinlerde de bir yansımasını bulmak mümkündür.

Musevilikte anne merkezi bir rol oynar; bu dine mensubiyetin anne üzerinden tanımlanması bunun tipik bir göstergesidir. Hıristiyanlıkta ise baba otoritesi hakimdir; İsa kutsal ruhun, bir baba konumunda olan tanrının temsilcisidir. Ailede anne, şefkati, besleyip bakması ve fedakarlığı gibi özellikleriyle iyiliğin ve güzelliğin temsilcisidir. Baba, otoritenin, adaletin, doğruluğun bir simgesidir. Bu sayede söz konusu kavramların, yani iyilik, güzellik ve adaletin, günlük yaşama nüfuz etmesi, yol göstermesi, aidiyeti somut hale getirmesi ve aidiyeti sağlayan diğer kavramlara içerik kazandırması gerçekleşmektedir. Gerçi örneğin Musevilikte “seçilmiş olmak“ gibi bir özelliğin aidiyetin bir parçası olarak görüldüğü ve dolayısıyla adaletin de bu seçilmişlerin tekeline bırakılması gibi bir sorundan söz edilebilir. Böyle bir durumu adalet kavramının içeriği ile bağdaştırmak elbette söz konusu değildir.

Dini mimarileri aidiyet açısından düşünmek ve ilginç bazı yorumlar yapmak mümkün görünmektedir. Budizm, doğa ile uyum içinde olmayı bir öğreti olarak dini mimari olarak yansıtmaktadır. Japonların bahçe tanzimini bir ibadet olarak görmeleri, tapınaklarını bu çerçevede inşa etmeleri bu durumun tipik bir göstergesidir. Örneğin aşağıdaki fotoğrafta Tayland’da bir tapınak, adeta doğanın bir parçası, onun bir uzantısı olarak çevreyle bütünleşmiş gibi değil midir?

Gösterişsiz yapılarıyla havralar, merkezde yer verdikleri mimari iç düzenleri aracılığıyla Haham’ın özelliklerini sanki annenin gösterişsiz ama merkezde bulunan rolü ile eşleştirmiştir. Kiliseler, gökyüzüne uzanan çan kuleleri ve elbette hakimiyeti simgeleyen mimari yapılarıyla, bir otoritenin -baba otoritesinin- sanki somutlaşmış bir örneğidir. İslamiyette bir rahip sınıfının olmadığı bilinmektedir. Kul ile Allah arasında bir aracı öngörülmemiştir. Bu durum, İslamiyette aidiyet duygusunun somut bir örnek üzerinden kurulmamış olmasıyla ilişkilendirilebilir. Nitekim özellikle Türklere ait camilerde aidiyet, sanki geometrik figürlerle, yani soyut bir anlatım aracı ile sağlanmaktadır. Nitekim minberleri süsleyen geometrik şekiller, müntesiplerini sanki evrenin sonsuzluğu ile baş başa bırakmakta; bir parçası olduğu ve dolayısıyla ait olduğu evrenin içinde hissetmesine, böylece kendini onunla ve dolayısıyla Allah ile ilişkisini sağlayacak bir duygu içinde olmasına olanak vermektedir.

Aynı soyut anlatım, aşağıdaki örneklerden de görüleceği gibi renk, renklerin birbiriyle ilişkisi ve oluşturdukları şekillerde de görülebilir. Renkler ve geometrik şekiller, aidiyeti, estetik bir zevk ve soyut bir dil aracılığıyla temin etmektedir: Birey kendini bu mekan içinde ve onun temsil ettiklerine ait olduğunu hissetmektedir. Böyle bir aidiyet duygusu, toplumsal kurumları biçilmeyen menfaat, korunma, zaman geçirme gibi duyguların şüphesiz çok dışında kalmaktadır. Aidiyet duygusunu anne şefkati, sevecenliği, onun kollama ve gözetme özellikleri veya baba otoritesi aracılığıyla değil de soyut ve estetik duygular aracılığıyla biçimlemek, dinin teoloji dışında kalan yapısal özelliklerinin çok farklı şekilde kategorize edilmesine olanak verebilir.

İslamiyet, her din gibi, iyiyi, ahlaklı olmayı, dürüstlüğü, çalışmayı, yani kısaca bireyi ve toplumsal yapıyı ayakta tutacak değerleri öğütler. Dikkat edilirse bu değerler, bir toplumun kültürünün olumlu yönde gelişebilmesinin de temel koşullarıdır. Daha da önemlisi, bu değerlerin, sosyal kurumların bireylerden talep ettiği aidiyeti karakterize eden özellikler dışında olmasıdır. İyi ve güzel duygusu, cami mimarisinde soyut bir anlatımla bireylere dokunmaktadır. Bu durum, diğer dinlerin aidiyet talebinin kullandığı simgelerine göre bir üstünlük değil, bir sürecin parçası, kültürel yapının bir özelliği gibi de düşünülebilir. Burada bizim için önemli olan nokta, aidiyetin en saf halinin, yani bireylerin tamamen içduyumlarına bağlı olarak ortaya çıkan halinin söz konusu olmasıdır. Kültürün, sanat, edebiyat, mimarlık, hukuk alanında çağları aşan ürünlerin adı olması, sanırım özellikle aidiyet duygusu sayesinde gerçekleşmektedir.

Kültürel eser denilince elbette günlük yaşamda kullanılan aletleri, müzik eserlerini, yeme alışkanlıklarını veya çeşitlerini de dikkate almak gerekir. Bu tür kültürel göstergeleri ise alışkanlıklar, çevre etkileri, tarihsel belirlenimler gibi farklı aidiyet türleri açısından değerlendirmek mümkündür; fakat dinlerin bir üst kavram oluşturduğu, diğer bir ifadeyle bir şekilde diğer aidiyet türlerinin içine nüfuz ettiği, onları etkileyen bir özellik taşıdığı görülmektedir. Bu durumu herhalde dinlerin teolojik özellikleri dışında, onun kültürel bir yönü olarak ele almak yerinde olur. Çünkü dinler, toplumsal kurumları ve bireysel yaşamı tarih boyunca çok yönlü olarak fazlasıyla etkileyegelmişlerdir.

Bir toplumda herkesin inanç sahibi olması ve değerlerini dini referansları kullanarak belirlemesi elbette söz konusu değildir. Hatta günümüzde, tarihi, ekonomik, sosyal, teknolojik ve dahası etkenler dolayısıyla da dinin bir referans olma özelliğinin eskiye kıyasla çok azaldığı ileri sürülebilir; fakat bu durumun, insanlardaki aidiyet duygusunu en saf şekilde yaşamak arzusunun değişmesi veya ortadan kalkması anlamına gelmeyeceği açıktır. Dinin, tarihsel süreç içinde bu duygunun temsilcisi olagelmesinin derin bir geçmişi vardır. Adalet, iyilik, güzellik gibi, çeşitli biçimlerde bireysel ve toplumsal olarak ihtiyaç duyulan değerler tarihsel bir olgu olarak karşımıza çıkarlar; dolayısıyla bu değerlerin kendisini sadece dini bir içerik açısından görmek olmamalıdır önemli olan.

Bu değerlere aidiyet, daima bir referans noktası aracılığıyla belirlenmiştir. Bu aracı, Budizm’de doğa, Musevilikte anne, Hıristiyanlıkta baba figürüdür. İslamiyette soyut bir anlatımla temsil edilen evrenin kendisi ve dolayısıyla tanrıdır. O yüzden dinler, teolojik kurguları dışında, kültürel açıdan da bir öneme ve değere de sahip olmuşlardır. Aidiyet duygusunun kendini göstermesi elbette farklı formlarda olabilir: Örneğin dua etmeyi, teolojik özellikleri bir kenara, kişinin kendisini en saf haliyle ilahi bir güce bağlanma, ona ait olma duygusu olarak yorumlamak mümkündür. Tarih boyunca kullanılan güzel koku ve tütsüleri de bireylerin kendilerini arındırma, saf olana ulaşma, onunla aynı olma veya kendini ona ait hissetme gibi duyguların bir aracı olarak görülebilir.

Aidiyet duygusu, her bireyin çocukluktan itibaren, kişilik kazanma sürecinin bir parçasıdır. Aile; çocuğun korunması, beslenmesi, yetiştirilmesinin dışında ve ötesinde kişiliğinin biçimlenmesinde temel bir role sahiptir. Ailenin yanı sıra toplum da aidiyet duygusunun bağlandığı diğer bir temel kaynaktır. Çocuklara verilen adlar, aidiyet duygusunun hem aile hem de toplum açısından bir göstergesidir; aynı zamanda da aidiyet duygusunun tarihi bir süreç içinde devamını sağlarlar. Anne ve baba, sadece aile içinde değil, o toplumun kültürü açısından da aidiyet alışkanlığının devamını temin eden figürlerdir. Sürekliliği bu şekilde sağlanan aidiyet duygusunun işleyişi, çıkar gözetmek, kişinin egosunu tatmin etmek gibi duygularla ilişkili olan aidiyetten elbette farklı özellikler taşıyacaktır; ama ne var ki her ikisinde de birey, aidiyet duygusunu, iyi, güzel, adalet gibi üç temel değerle eşleştirmek, onlarla ilişkilendirmek ister. Yani iyi olana, güzel olana, doğru olana yönelmek arzusu, bir aidiyetin benimsenmesinde veya tercih edilmesinde değişmeyen etkenlerdir.

Her din, aidiyeti kendine özgü bir figür aracılığıyla ifade etmektedir. İbadet yerleri, yukarıda da işaret edildiği gibi, bu duyguların adeta somutlaştığı yerler olagelmiştir. Diğer bir ifadeyle söz konusu figürler, yani doğa, anne, baba ve evren aynı zamanda iyi olan, güzel olan ve doğru olanın somut temsilcisi ve bir referans noktası konumundadır. İlginçtir, kültürel bozulmayı da tam bu noktada aramak yerinde olacaktır. Kültür kavramı, gelişmeyi, artmayı, çoğalmayı ifade etmektedir. “Kültürel bozulma” kavramı ise, tanım gereği bir karşılığı olmaması gereken bir içeriğe sahiptir. Evet, gerçekten de bir kültürel bozulmadan söz edilebilir mi?

Yaygın kullanıma göre kültürel bozulma denilince, bir toplumun geleneksel yaşayış, davranış, hatta giyim ve kuşam tarzındaki değişme öncelikle akla gelmektedir. Gerçekten de her toplumda geleneksel giyim, yaşam ve yemek yapma ve yeme biçimleri mevcuttur; ama bütün bunlar esasen zaman içinde değişmektedir. Hatta bu değişimi aynı toplumda yakın yörelerde bile görmek mümkündür. Folklorik değerleri muhafaza etmek ve bunları bir sanata dönüştürmek başka, değişime direnmek ve bunu “geleneksel kültür” adına yapmak daha başkadır. Değişmeyen değerleri, kültür olgusunun içeriğiyle bağdaştırmak zaten söz konusu değildir; daha da önemlisi, kültürü bu şekilde düşünmek, aslında onun zamanla başka kültürlerin ister istemez etkisi altına girmesi, bir anlamda yok olması ile sonuçlanacaktır.

Kendini koşullara uydurmayan kültür, kaçınılmaz olarak başka kültürler tarafından baskılanacak, onlar tarafından asimile edilecek, bu anlamda da ortadan kalkacaktır. Özellikle iletişim çağında bu olgu daha süratli, daha etkin ve daha acımasız olarak gerçekleşecektir. Bu durumu bir “kültürel bozulma” ama özellikle bir “kültürel yok olma” olarak nitelemek mümkündür. Bireyler, hiç farkında olmadan aidiyetlerinin saf halini kaybedecekler, tercihlerini, değerlerini istemeseler de çıkar üzerine kuracaklardır. Bu durumda kültürel bozulmayı aslında aidiyet duygusunun bozulması, saflığını yitirmesi ve böylece renk değiştirmesi olarak düşünebiliriz. Böyle bir yorum bizi, sorunları yanlış yerde aramaktan ve böylece artan sorunların altında ezilmekten kurtarabilir.

Bu durum aidiyetin kültür ile olan ilişkisinin, yerine göre olumlu yerine göre de olumsuz olabileceğinin bir göstergesidir. Bireylerin kültürel yapıyla olan ilişkileri, aidiyet duygularının özelliğine göre, olumlu veya olumsuz bir yönde gelişebilmektedir. Aidiyet, kültürün dinamik yönünü karakterize etmektedir. Kültür, toplumun bütününü içeren ürünlerin tamamıdır; aidiyet ise bireylerin kültür kurumlarıyla olan ilişkisini ve onlardan taleplerini tanımlamaktadır. Kültürü karakterize eden ve onun adeta alt yapısını oluşturan unsurlarının başında örf, adet, gelenek, görenek gibi kurumlar gelmektedir. Bu kurumlar yapıları gereği bireylerin davranışlarını geçmiş ile ilişki içinde belirlemek özelliği taşımaktadırlar. Toplumun hafızasıdırlar; deneyimlerinin, iyi ve kötü anılarının korunduğu yerlerdir.

Toplumun kültürünü temsil etmenin dışında bireylerin toplumla ilişkisini de biçimlemektedirler. Aidiyet duygusu da şüphesiz buradan başlamaktadır. Örf, adet, gelenek, görenek gibi kurumlar, bireylerin aidiyetini doğum sürecinden itibaren biçimlerler; çünkü bireylerin davranışları öncelikle aile içinde ve dolayısıyla da bu kurumlarla ilgi içinde oluşur. Geçmişe bağlılıkları, o toplumun kültürünün de değişmeden kalmasına olanak verir, böyle bir özellik kazanmasının sebebi olur; halbuki kültür, değişmeyi, gelişmeyi, yenilikleri benimseyip onları toplumsal yapıya uygun halde benimsenmesini öngörmektedir. Dolayısıyla da kültürel değişim yerine kültürel bozulmanın ortaya çıkmasına sebep olabilirler. İşte tam bu noktada, aidiyet kavramının olumlu ve olumsuz olabilen yönünü dikkate almak gerekecektir.

Bazı örf ve adetler toplumlarda binlerce yıl geriye gidebilmektedir; dolayısıyla değişmelerini beklemek ve bireylerdeki aidiyet duygusunu yok farzedip kültürel değişimi bu yolla sağlamak olası görünmemektedir. Bu duruma ilaveten, bireylerin çıkarlarını korumak, geleceklerini güvence altına almak, toplum içinde varlık kazanabilmek için çeşitli sosyal kurumlara olan aidiyetleri sürdükçe, birey merkezli tutum ve davranışların önüne geçmek hiç de kolay olmayacaktır. Dolayısıyla o toplumun kültürü, içten içe bir bozulma, yani asıl ve olması gereken özelliklerini yitirme durumuyla karşılaşacaktır. Bunun çaresi sanıyorum, aidiyet duygusunun en üst derecesi durumunda olan ve tüm insanlığın tarih boyunca ideal olarak kabul ettiği iyilik, güzellik ve adalet değerlerini en saf haliyle yaşama dahil edebilme arzusunu yaşatmak, canlı tutabilmektir.

Bu değerler, yukarıda da işaret edildiği gibi, tarih boyunca dinler tarafından kurumsal olarak temsil edilmişlerdir. Söz konusu kavramlar şüphesiz yoğun metafizik tartışılmaların öncelikli sorunları arasında yer almaktadır. Dolayısıyla bu gibi kavramları sadece teolojik açıdan görmek söz konusu olmamalıdır. Şu bir gerçek ki dinler, bu felsefi olduğu kadar teolojik, kültürel, sosyal değerleri tarih boyunca kurumsal olarak temsil etmişler ve daha da önemlisi somut eserler aracılığıyla onları yaşatmışlar, günlük hayatın içinde yer vermişlerdir. Mimari yapılar, müzik eserleri, çeşitli sanat eserleri bu kavramların en saf ve yetkin temsilcileri olagelmiştir. Bu gibi eserlerin, o toplumun kültür seviyesini ortaya koyan somut örnekler olarak kabul edilmesi de, görünen o ki, sebepsiz olmamıştır. Yani kısaca âidiyet, ancak en saf haliyle yaşatılabiliyorsa, kültürel gelişmeyi olumlu yönde etkileyebilmektedir. Aksi takdirde aidiyet duygusu kolayca çıkar hesaplarına, menfaat ve güç elde etmeye yönelik olumsuz belirlemelere açık hale gelmektedir. Sonuçta toplumsal kurumlar, kültürel gelişmeye direnen özellikler kazanmakta, taklide, gösterişe, övünmeye yönelinmektedir. Yani sorun kısaca aidiyetin saflığını yitirmesidir.

Bozulmanın tipik göstergesi, gösterişe ve taklit etmeye yönelmektir. Eskinin tekrarı olan veya yeni formlara ulaşmayı amaçlamayan eserlerdir. Eskinin ihyası veya benzeri talepler, kültürün gelişip toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilir hale gelmesine destek olamazlar. Özellikle ve öncelikle felsefe, eleştirel özellikleri sayesinde, şimdinin anlaşılmasına ve ihtiyaca göre yeni eserlerin oluşturulmasına zemin hazırlayabilir. Bu süreç, uyumlanarak yenileşme demektir. Yeniliğin mevcudiyeti, yani kültürel gelişme de başarılı örnekleri sayesinde mevcut örf, adet, gelenek gibi kurumların da kendini yenilemesi için zemin hazırlayabilir. Kültürel ve sanat etkinliklerinin eskiyi sorgulayıp ihtiyaca uygun yeni ideal formları araması öncelikle gereklidir.

İdeal formlar elbette ulaşılabilir ve gerçekleştirilebilir olmayabilir; önemli olan bu formlara yönelebilmektir. Bu yöneliş, bir anlamda sorgulama, günlük yaşam içinde teknolojinin en uygun şekilde kullanımına kadar uzanacak geniş bir yelpazede kendini gösterecektir; çünkü kültür, sıkça vurgulandığı gibi günlük yaşam biçimlerini de kapsamak özelliğine sahiptir. Kültürün toplumsal gelişmeyi talep edebilmesi, aidiyet duygusunun, özellikle iyi, güzel, adalet değerleri üzerinde kurulmasına bağlıdır. Bu değerler benimsenip somut örnekleri ortaya konulabildiği ölçüde aidiyet duygusunun da yapıcı olması sağlanabilir. Aksi takdirde, aidiyet duygusunu en saf halini oluşturan değerler, semboller, kurumlar içleri boşaltılmış olarak varlıklarını sürdürmeye devam ederler; kültürel gelişmeye değil, bozulmaya hizmet etmeye başlarlar.

Kültürel bozulmanın en tipik örnekleri şehirlerde görülür; diğer bir ifadeyle şehirlerdeki bozulma kültürel bozulmayı ve kültürel bozulma da şehrin bozulmasını gerektirecektir. Bozulan, ranta kurban edilen bir şehir, o toplumun tarihiyle olan bağının kopmasına sebep olacaktır. Şehir, binaların toplamı demek değildir; o, yaşayan bir tarihtir. Mimari güzellikleri, rengi, altyapısıyla yaşayanlara değer verebilir ve dolayısıyla beraberinde bir aidiyet duygusu sağlayabilir.

Bir şehir, öncelikle bireylerin temel ihtiyaçlarına cevap verebilmelidir. Bunların başında da güvenlik, ulaşım, spor ve kültür etkinlikleri sayılabilir. Şehir aynı zamanda hak, hukuk ve adaletin siyasi alandaki yansımasının çok temel bir göstergesidir. Tarihi dokusu bozulmuş, bireylerinin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaşan bir şehir, bireylerde aidiyet duygusunu yok edecektir. Sonraki adımda çıkar hesaplarının ve buna bağlı hukuksuzlukların alabildiğince azgınlaştığı bir yer halini alacak, hukuksuzluk da oraya ister istemez hakim olacaktır. Sanat ve kültür etkinlikleri kadar bilimsel çalışmalar da ancak ve ancak uygun bir zeminde gerçekleşir; bu olanağı ise kendine özgü mimari yapısıyla, tarihi dokusuyla, ulaşım olanaklarıyla, rasyonel olarak planlanmış, kültür, sanat ve spor faaliyetlerine imkan verebilecek şehirler sağlayabilir.

Şehirlerin ortaya çıkması ve gelişmesi, tarihte yeni bir medeniyetin doğuşuna da zemin hazırlamıştır. Orta çağ sonrası aydınlanma ve yeni çağ, daha sonra günümüzü karakterize eden dönemler, dikkat edilirse şehir ve şehircilik anlayışının gelişimiyle yakın bir ilgi içinde olmuştur. Kültür, bir toplumun ortaya koyduğu somut eserlerle karakterize edilir; bunun için bireylerin, öncelikle ve özellikle iyi, güzel ve adalet duygularına yer veren bir aidiyet duygusuna sahip olmaları ve bunu gerçekleştirilmesine olanak verecek bir ortama sahip olmaları kaçınılmazdır. Görünen o ki böyle bir sürecin gerekli koşulunu ancak şehirler sağlayabilir.