Hakları, özgürlükleri, doğruları gözetmek, bu uğurda belirlenen kuralları geçerli kılmak, herkese karşı herhangi bir ayrım gözetmeksizin adil olmak, haksızlıklara karşı mücadele etmek gibi olguları içinde barındıran adalet kavramı, insanlığın üzerinde yükseldiği en temel değerlerden birisidir. Ne var ki, adaleti insan yaşamında geçerli kılmaya yönelik tüm arayışlara ve çabalara rağmen, adaletsizlikten şikâyet hiçbir zaman eksik olmamış, çağlar boyunca artarak devam etmiştir. İnsanlık, her zaman adaleti ister, arar, bekler ama adalet dönüşü geciktikçe hasreti artan bir sevgili, ya da insanlığı düze çıkaracağı umulan kahramanlar gibi bir türlü ortada görünmez.

Göklerden Gelen Karar
İnsanlık adaleti beklerken kimi zaman onu ilahi bir varlığa dönüştürdü. Bir eline hakça tartması için terazi, diğer eline kötüleri cezalandırması için keskin bir kılıç tutuşturdu. Hüküm verirken kimseye haksızlık yapmasın diye de gözlerini bağladı. Sümerlerde adaleti sağlamakla sorumlu olan Güneş Tanrısı Utu’ydu. Hititlerde Güneş Tanrısı Şamaş ve Güneş Tanrıçası Arinna, antik Mısır’da tanrıça Maat, Yunan mitolojisinde tanrıça Themis ve Roma uygarlığındaki ismiyle Justita adaleti sağlardı. Tek tanrılı dinlerde de adalete sayısız vurgu yapılmış, ilahi adalet kavramından ve kıyamet gününde kurulacak mahkemelerden bahsedilmiştir.

Cennet ve cehennem işte bu mahkemelerde adaletin uygulanması sonucunda erişilecek ödül ya da cezayı temsil eder. İsrailoğulları’nın üçüncü kralı Süleyman’ın, “İlk taşı günahsız olan atsın,” diyen Hz. İsa’nın ve İslam dünyasında adaleti isminde simgeleştiren Hz. Ömer’in kıssaları yüzlerce yıldır anlatılagelmektedir. Ayrıca İslam inancında Allah’ın doksan dokuz isminden biri olan “El-Adl” da onun mutlak adaletine vurgu yapar. Elbette tanrının adaletini dünyaya indirmek uğrunda hiçbir çabadan kaçınılmamıştır. Bu uğurda mutlaka kılı kırk yaran kararlarla insanlığa örnek teşkil eden vakalar olmuştur ama aynı amaca hizmet ettiği iddia edilen kararlar doğrultusunda sayısız insan zindanlarda çürümüş, taşlanıp, derisi yüzülmüş, kurulan engizisyon mahkemelerinde cadı suçlamasıyla yargılanıp, işkenceye uğramış ve yakılmıştır. Günümüzde bile, kimi ülkelerde tanrının kutsal yasalarına karşı geldiği belirtilen kimi insanlar yüksek binaların tepelerinden atılarak, kafaları kesilerek ya da vinçlerle asılarak öldürülebilmektedir.

Dünyevileşen Adalet
Bununla birlikte, insanlık on binlerce yıllık kültürel birikiminden damıttığı evrensel değerlerin temeline koyduğu adaleti yalnızca inanç sistemlerinin tekelinde bırakmamış, kendi toplumsal düzeni içinde nasıl bir kavramsal çerçeveye oturtulması ve yaşama nasıl geçirilmesi gerektiği konusunda birçok teori üretmiştir. Hemen her insanın kafa yorduğu bu kavram, düşünürlerin başlıca uğraşı alanlarından biri haline gelmiş; deneyimler ve deneyimlerin değerlendirilmeleri sonucunda normlar, kurallar, kodlar, yasalar oluşmuş; toplumun olmazsa olmazı sayılan hukuk sistemi doğmuştur.

Antik Yunan felsefesinin kurucularından birisi olarak kabul edilen, yetmiş yaşında gençlere tanrıları kötülemek ve yerlerine başka tanrıları geçirmekle suçlanan, bu suçlama sonucunda Beş Yüzler Meclisi önünde insanlık tarihinin gelmiş, geçmiş en iyi savunmasını yaptığı belirtilen Sokrates, bu savunma sırasında sarf ettiği, “Asıl mesele ölümden değil haksızlıktan sakınmaktır,” sözüyle tarihteki yerini almıştır. Öğrencilerinin kaçma teklifini kabul etmeyip yasaların öngördüğü şekilde baldıran zehrini içerek hayata veda eden Sokrates, 2012 yılında Atina’da kurulan temsili bir mahkemede yeniden yargılandı ve masum olduğuna karar verildi. Adalet epey gecikmeli de olsa bir kez daha tecelli etmişti. Öğrencisi Platon’un yazdığı “Sokrates’in Savunması” isimli kitap hâlâ geniş okur kitlelerine hitap ediyor. Adaleti insanlığın en yüce erdemlerinden birisi olarak tanımlayan Platon, bu kavramın insanın ve devletin temel davranış kuralı olduğunu belirtir. Platon, yöneticiler, muhafızlar ve işçilerden oluşan üç sınıflı toplumla idealize ettiği devlet modelinde iyi ve doğru olan bir şeyin aynı zamanda adaletli de olduğunu savunur.

Bu sınıflardan herhangi birine ait olan birisi devletin refahı için uğraştığından, adaletsizlik herhangi bir bireyin kendisini herhangi bir sınıfa ait hissetmemesi durumunda başlamakta, sınıfını değiştirmek istemesiyle devam etmektedir. Bunun doğal sonucu ise devletin zarar görmesidir. Ona göre devleti yönetenlerin adaletli ve iyi bir yönetim göstermeleri ise bilge olmalarına bağlıdır. Aristo da adalet kavramının bütün diğer erdemleri içine aldığını, yasalara itaatle ortaya çıkan en tamamlanmış en mükemmel erdem olduğunu söyler. Ona göre iki tür adalet vardır: Bunlardan ilki olan paylaştırıcı adalet, hakkın ve onurun bireysel çabaya göre geometrik bir yöntemle dağıtılmasıdır. Düzeltici adalet olarak isimlendirdiği ikinci türde ise aritmetik eşitlik yönteminden bahseder ve ancak insanların özgür iradeleriyle yapmış oldukları antlaşma sayesinde işlevsel olabileceğini savunurken Platon’un idealizmine karşı realist bir tutum benimser. Eşitliğin önemine vurgu yapan Aristo, yalnızca eşitliğin yeterli olmadığını bir hukuk düzeninin adaletli olabilmesi için güçsüzleri koruması gerektiğini de dile getirir.

Hatalar ve Ütopyalar
Dini baskıların hüküm sürdüğü Orta Çağ karanlığının ardından aydınlanma çağında bazı düşünürler adaleti daha dar kapsamda değerlendirmeye başladılar. Onlara göre hukuka, hukuksal eşitliğe uygunluk adalet için yeterliydi: Ne var ki, başını Ütopya’nın yazarı Thomas More’un çektiği birçok düşünür, “Daha iyi bir toplum nasıl olabilir?” düşüncesi üzerinden oluşturdukları kurgusal modellerde, bugüne kadar yaşayagelmiş toplumların kusurlarını ele almış; özgürlük ve hakların keyfi bir şekilde kısıtlanmasının, orantısız cezalandırmanın ve gereksiz sertlik kullanmanın birlikte yaşama arzusunu zedelediğine; mülkiyet dengesizliğinin kitlesel yoksulluğa yol açması sonucunda yığınların yaşamlarını devam ettirmek adına suç işlemeye hazır hale geldiklerine dikkat çekmişlerdir. Montaigne de “Adaletin olmadığı yerde ahlâk olmaz,” sözüyle bu eleştiriyi desteklerken, Nietzsche ütopya arayışlarının gerisindeki toplumsal aksaklılara, “Kim ne zaman yeni bir cennet yaratmaya girişmişse gücünü kendi cehenneminden almıştır,” sözüyle dikkat çeker. Nietzsche’nin bir diğer sözü de şudur: “İki temel sorunu var insanların: Adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuka ulaşamadı ve sanat da insanlara.”

Berlin’de Hâkimler Var
Hiç şüphesiz adaletin önemini kavrayıp en güçlü şekilde tesis ederek ülkelerinin bekasını sağlamlaştırma yoluna giden yöneticiler de olmuştur. Kanunnameleri ile ünlü olan bu liderler arasında Mezopotamya’nın Lagaş Kenti Kralı Urukagina, antik Babil Kralı Hammurabi, Osmanlı Padişahları Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman akla gelen ilk örnekler olarak verilebilir. Gerçekliği tartışma konusu olsa da, anlatılagelen efsaneleşmiş bir kıssada, Prusya Kralı II. Friedrich ile bir değirmenci arasında geçen bir arazi anlaşmazlığında Friedrich’in kendisinin kral olduğunu hatırlatması üzerine değirmencinin “Haklısınız efendim; ama siz de biliniz ki Berlin’de hâkimler var!” karşılığını vermesi adalete duyulan güvenin gelip geçici liderlerin peşinde sonu belirsiz maceralara atılmaktan çok daha önemli olduğu mesajını verir.

Kâr Hırsı ve Sömürü
O günlerden bugünlere adaletin yerleştirilmesi, sağlamlaştırılması ve herkesin üzerinde aynı etkiye sahip bir güç olarak hüküm sürmesi için birçok çalışma yapıldı ve teknolojinin bütün imkânlarından faydalanıldı. Günümüzün olay yeri inceleme teknikleri, DNA tahlilleri vb. gelişmiş araştırma, soruşturma yöntemleri suçlunun neredeyse hiç yanılgıya yer bırakmadan tespit edilmesi konusunda büyük avantajlar sağlıyor.

Ne var ki, suç işlemeye niyetlenenlerin de aynı teknolojik imkânlardan yararlanmaları minareyi çalmadan önce kılıfını hazırlamak örneğinde olduğu gibi onları çoğu zaman bir adım öne geçiriyor. Bunun da ötesinde insanlığın hem motoru hem de prangası olan güç oyunları, ekonomik ve siyasi çıkar mekanizmaları üzerinden adalet üzerinde baskı kurmaya, onu kendi çıkarlarına hizmet etmeye zorluyor. Çokuluslu şirketlerin dünyanın mahvına neden olabilecek kadar büyük olan kâr hırslarının, dünyanın kaynaklarını kendi tekellerine almaya kararlı olan ve bu uğurda az gelişmiş ülkeleri sömürüp o ülkelerdeki insanların temel yaşam haklarını hiçe sayan süper güçlere dönüşmüş büyük devletlerin önüne bir türlü geçilemiyor.

Assange’ın Çilesi
Wikileaks adıyla ünlenen ve bütün dünyanın ilgisini çeken Assange davası işte tam da bu mücadelenin ortasında yer alması açısından büyük önem taşıyor. Avustralyalı bilgisayar programcısı ve internet aktivisti Julian Assange kendisine ait Wikileaks sitesinde yayınlanan Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Afganistan’daki faaliyetleri ile ilgili, sivilleri sebepsiz yere bombalayan helikopter görüntüleri de dâhil olmak üzere, birtakım gizli belgeler nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin hedef tahtasına oturtulmuştu. 2012’de Ekvador’un İngiltere’deki büyükelçiliğine sığınan Assange hakkında büyük bir karalama ve itibarsızlaştırma kampanyası başlatıldı. Narsisist ve hacker yaftası yapıştırıldı. Tecavüz suçlamasıyla dava açıldı ve Amerika Birleşik Devletleri’ne iadesi istendi. Nisan ayında büyükelçilikten zorla çıkarılarak tutuklandı. Son olarak haziran ayında Londra’da yapılan duruşmada Amerika Birleşik Devletleri’ne iade davası 25 Şubat 2020’ye ertelendi. Assange’ın eylemlerinde bir suç unsuru varsa elbette gerekli şekilde değerlendirilip gereği neyse yerine getirilmelidir. Ancak cadı avına dönüşen bu kampanya, onu itibarsızlaştırmakta yetersiz kalmasının ötesinde modern çağın Robin Hood’una dönüştürdü.

Adaletin Bu Mu Türkiye?
Çuvaldızı başkalarına batırmışken iğneyi kendimize batırmadan olmaz ilkesinden hareketle Türkiye’ye de ayrı bir pencere açmamız gerekir. Ülkemizdeki adalet beklentisi ve arayışları parti isimlerine kadar yansıyor, Bugüne kadar kurulan birçok partinin isminde hak, hukuk, adalet, eşitlik ve özgürlük kelimeleri ön plana çıkıyor. Bunlardan Adalet Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelme olanağına da kavuştu ama ülkemizde adaletin eksikliği her geçen gün daha fazla hissedilir hale geldi.

Türkiye, 2019 hukukun üstünlüğü endeksinde 126 ülke arasında 109’uncu sırada yer aldı. Aynı şekilde Hükümet Gücünün Sınırlandırılması listesinde 123’üncü, Şeffaflık başlığı altında 94’üncü, Temel Haklar’da 122’inci, Kişilerin Can ve Mal Güvenliği’nde 96’ncı, Hukuki ve İdari Düzenlemelerin Uygulanması’nda 106’ncı, Vatandaşların Adalete Erişebilirliği’nde 96’ncı Yolsuzlukla Mücadele’de 57’inci olabildi. Bir başka veri yerel mahkemelerden Yargıtay’a taşınan yüz davanın altmış ikisinde kararın değiştiğini gösteriyor.

Danıştay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı karşısında cüppesinin olmayan düğmesini iliklemeye çalışmasına dair görüntüler de yargının siyasetin ağırlığı karşısında ezildiğinin bir göstergesi olarak eleştiri oklarını üzerine çekiyor. Kimi sivil toplum liderlerinin, gazetecilerin ve siyasi liderlerin hapiste tutulmaları bu durumun bir başka göstergesi olarak kabul ediliyor. Ana muhalefet partisi liderinin Ankara’dan İstanbul’a yaptığı yürüyüşe “Adalet Yürüyüşü” adını vermesi ve destekçilerinin “Hak, hukuk adalet,” sloganını benimsemesi ülkedeki adalet eksikliğine vurgu yapıyor. Nesiller değişiyor, “Adaletin Bu Mu Dünya” şarkısı yeni nesil şarkıcıların ağzından dillendirilmeye devam ediyor.

Adaletin neden bir türlü gelmediği sorusuna cevap ararken insanın özünde nasıl bir canlı olduğunun üzerinde de durmak gerekiyor. Doğa karşısında aciz bir yaratık olan ve hayata tutunmak için çıkarları doğrultusunda arayışlara girişen insan bu çıkarcı yanını ön planda tuttuğu sürece hem diğer insanlara hem de diğer canlılarla birlikte tüm dünyaya haksızlık ettiğini göz ardı ediyor. Çıkarlar karşılandığı sürece akıllara gelmeyen adalet, çıkarlar zedelendiğinde ya da tehlikeye girdiğinde özlemle aranan bir sevgiliye, hasretle beklenen bir kurtarıcıya dönüşüyor. Öte yandan, adalet ortak ve genel çıkarlara odaklanmayı gerektiriyor. İşte böyle bir ortamda hep birlikte bir umutla adaleti bekliyoruz. Oysa o yalnızca kendimiz için değil herkes için adalet düşüncesini benimseyip hayata geçirdiğimiz an gelecek.