Acı tüm canlıların olduğu gibi insanın da temel duygularından biridir. Hayat boyu hazzın ve mutluluğun peşinden koşarken bir yandan da acıdan ölümden kaçarcasına sakınıp saklanmaya çalışır. Ne var ki, hayatın acı dolu sürprizleri her an karşısına çıkıp onu doğduğuna pişman edecek hallere düşürür. Öznelliği ve ölçülmesinin zorluğu acının anlaşılıp tanımlanmasını zorlaştırır. Yalnızca biyolojik, anatomik ve fizyolojik koşullara bağlı olarak açıklanmayacak kadar karmaşık bir olgudur. Algılanmasında ve ifade edilmesinde bireysel farklılıkların yanı sıra çevre koşulları ve kültürel çeşitlilikten kaynaklanan ayrımlar da önemli bir rol oynar. David Le Breton “Acının Antropolojisi” adlı kitabında, “Acı hiç kuşkusuz mahrem bir olgudur ama aynı zamanda da sosyal, kültürel bir olgudur ve ilişkilere de bağlıdır, bir eğitimin meyvesidir. Toplumsal ilişkiden kaçması söz konusu olamaz,” der.

“Acıların Çocuğu”
Acının gündelik yaşamdaki yansımalarını her yanda görmek mümkündür. Pazar tezgâhındaki biberlerin üstüne konan “Hayat kadar acı” yazısından arkadaşlar arasında konuşulurken dile getirilen “Dost acı söyler,” deyişine; acıların mizahi bir dille ifade edildiği duvar yazılarından, şiirlere, şarkılara, romanlara, tiyatro oyunlarına, sinemaya, resimlere ve heykellere,kimin daha çok acı biber yiyeceğine dair girişilen bahislerden, acılardan beslenen ve bir döneme damgasını vuran Arabesk tarza kadar yaşamın ve sanatın her alanına damgasını vurmuştur acı.

Hayat acıyla başlar; annenin her türlü ihtiyacı karşılayan güvenli rahminden koparılıp bilinmeyen, korkutucu bir ortama çıkmanın acısıyla ilk çığlıklar atılır ve ağlanır. Sonraki her adım da belirsizlik, yetersizlik, korku, baskı, can yakan tecrübeler acıyı körükler. Toplumsallığın doğmasına yol açan en önemli etkenlerden biri de hayatın getirdiği, getireceği sıkıntı ve acılara birlikte göğüs germek, onlara karşı top yekûn mücadele etmek düşüncesidir.

”Acı Birleştirir”
Acıyı bilmek, nelerin üzüntü ve acı verebileceğine dair öngörü sahibi olmak insanı birçok tehditten, tehlikeden korur ve bu nedenle yaşamsal öneme sahip bir avantaj elde etmemizi sağlar. Başkalarının da benzer acıları deneyimlediğini görmek duygudaşlığı kolaylaştırıp sosyal bağları kuvvetlendirir. Acıya yüklenen anlamlar ortak değerlerin ve dolayısıyla kültürün gelişmesine katkıda bulunur. Hastalık, felaket, ölüm gibi en büyük acılara neden olaylar ve yıkımlar karşısında çözüm üretilemese bile, en azından çaresizliğin ve kaybın acısının birlikte yaşanması kişilerin hayata ve topluma yeniden bağlanmasını kolaylaştırırken sosyal-kültürel işleyişin aksatılmadan devam ettirilmesine de yardımcı olur.

Tarih boyunca hemen her insan acının neden var olduğunu, hayattaki yerinin ne olduğunu, onu nasıl ele almak ve ne yapmak gerektiği konusunda kafa yormuş, ortaya birçok düşünce ve kuram çıkmıştır. Bu düşünce ve kuramlar arasında acıyı hayatın merkezine oturtan Dolorizm özellikle dikkat çekicidir. Hazcılığın tam karşısında yer alan bu düşünce akımı kişiyi kendisine, başkalarına, dünyaya ilişkin gerçek bir kavrayışa ve ruhsal olgunluğa eriştirecek tek yolun acı olduğunu, insanı yaşama her açıdan hazırlayacak, onun ayakta kalmasını sağlayacak biricik gücün acıya katlanmak olduğunu savunur. Diyojen, Anthisthenes, Epitetos, Kierkegaard, Schopenhauer gibi ünlü filozoflar bu görüşü savunanlar arasında yer alır. “Beni öldürmeyen şey güçlendirir,” sözleriyle çekilen acıların insanın gelişimine katkıda bulunacağını dile getiren ünlü filozof Nietzsche’nin bu görüşü destekleyen bir diğer sözü de şudur: “Unutma güçlü kalman için acıya ve yalnızlığa ihtiyacın var.”

İnanç sistemleri de kendilerini ve evreni açıklarken acıya özel bir önem atfeder ve insanın hayat boyunca karşılaştığı acıları kendi bakış açıları doğrultusunda yorumlarlar. Yunan mitolojisine göre, insanlara ateşi armağan etmiş olmasıyla bilinen titan Prometheus aynı zamanda insanların yaratıcısıdır. İnsanı yaratırken yoğurduğu çamura gözyaşlarını katmıştır. Bu anlatım insanın varlığında bulunan tanrısal özün acıyla dolu olduğuna gönderme yapar; çünkü gözyaşını ortaya çıkaran şey çoğu zaman acıdır. Tevrat’ta Eyyub peygamberin yaratıcıya isyan etmesi sonrasında pişman olup çektiği sıkıntı ve acılar karşısında sabır gösterdiği anlatılır. Hıristiyanlığın temelinde ise Hz İsa’nın dövülüp, dikenli taç takılıp, çarmıha gerilip, mızraklanması diğer bir deyişle bir insanın yaşayabileceği en üst düzey acıyı yaşayarak tüm insanlığı Adem İle Havva’nın yasak meyveyi yemesiyle oluşan ilk günahtan arındırıp kurtuluşa erdirmesi vardır. Özünde yaratıcıya kayıtsız şartsız teslimiyet mesajını taşıyan İslâmiyet de, derdi veren yaratıcının dermanını da verdiğini, acılara karşı olanaklar çerçevesinde çare aranabileceğini ancak hiçbir zaman isyan edilmemesi gerektiğini söyler. Orta Doğu merkezli tek tanrılı dinlerde acı Tanrının emirlerine karşı gelenlere gönderdiği bir ceza ya da inancına bağlılığın gücünü ölçmek için kullandığı bir sınav olarak değerlendirilir ve kurtuluşun anahtarı olarak sabır önerilir. Sabredenlerin cennetle ödüllendirilecekleri vaat edilir. Bu bakış açısı başlangıçta sosyal düzeni korumaya katkı sağlasa da, bir noktada acılar ve sorunlarla mücadele etmeme, bir çözüm aramama, her şeyi yaratıcıdan beklemeye yönelik görüşün kuvvetlenip yaygınlık kazanmasına neden olmuş ve muhafazakâr toplumların sorunlara çözüm arayan diğer toplumlar karşısında geride kalmasında da etkili olmuştur.

”Bir Arınma Aracı”
Hinduizm ve Budizm gibi Doğu kökenli inanç sistemleri de acıyı insan olmanın bir parçası olarak görür ve her biri kendilerine göre bir kurtuluş yolu önerir. İnsanın kendisini disiplinle eğiterek bu acıları aşabileceğini ileri sürerler. Doğu inancı acıya teslim olmadığı gibi acı bilincini kurtuluşun bir koşulu olarak görür. Acının Tanrının verdiği bir ceza olmayıp insanın cehaletinden kaynaklandığı bilgeliğe ulaşanların insanlık koşullarının dışına çıkarak acıyı da kendilerinden uzaklaştırabilecekleri söylenir. Budizm’e göre acı ve sıkıntılar hayatın içine dağılarak insanı aşamalı bir arınmaya yönlendirir. Kurtuluşa giden yol uzundur ve her türlü eylemin sonuçlarının kişiyi şimdiki ve sonraki yaşamlarında etkileyeceğini öngören karmanın acı içkisini içmeden kurtuluş mümkün değildir. Diğer bir deyişle zevk ya da acı rastlantı değil, daha önceki yaşanmışlıkların mirasıdır. İnsan bu nedenle Tanrıyı suçlamamalı, acıdan kendisini sorumlu tutmalıdır. Acı bir arınma aracıdır. Bu yolla acıdan kurtulmak ve daha iyi yarınlara hazırlanmak mümkün olur.

Ahlak açısından bakıldığında erdemli bir insanın başkalarının acılarına duyarlı olan, onların acılarını azaltmaya çalışan biri olduğu düşüncesi önem kazanır. Bilerek acıya neden olmak kötülüğe işaret eder. Adaletin tam olarak uygulanmamasından doğan acılar da ahlaki yozlaşmaya ve bunun sonucunda toplumsal çöküntüye zemin hazırlayabilir.

Kısaca toplumların kendilerine özgü yapılanması ve işleyişi ile ortaya çıkan yaşam tarzı olarak tanımlayabileceğimiz kültürler de acıya kendilerine özgü hayat görüşleri,  diğer bir deyişle ideolojileri doğrultusunda anlamlar yükleyip değerler üretir ve bunları ritüelleşmiş davranış ve sembolleşmiş eylemlerle pekiştirirler. İnsan bu anlamlar, değerler, semboller ve ritüeller bütünü içinde acıları kabul etmeyi, onlarla birlikte yaşayıp katlanmayı,  göğüs germeyi ve imkânlar dâhilinde başa çıkmayı öğrenir. Bu güçlü rehberlik altında, acı çeken insan çoğu zaman en zorlu koşullar altında bile geleneklerin, kuralların çizdiği yolu izler.

”Acıdan Cesarete”
Yapılan gözlemler ve araştırmalar acıya dayanıklılık ve tepki gösterme gibi konularda kültürel kaynaklı farklılıkların ortaya çıkabildiğini göstermiştir. Kendisini tehlikelerle ve düşmanlarla çevrelenmiş hisseden bir toplumun üyelerini acıya karşı daha dirençli olmaya teşvik edecek yöntemlere başvurma olasılığı daha rahat koşullarda yaşamaya alışmış başka bir topluma göre çok daha yüksektir. Acıya dirençli olmak cesaret gerektirir ve cesaret de tehlike söz konusu olduğunda kişinin kendisini ve ait olduğu toplumu soğukkanlılıkla korumasına yardımcı olur.

Birçok kültürde erkek çocuklara yaralandıklarında canları acımıyormuş gibi davranmaları gerektiği öğretilir. Bunun erkek olmanın bir koşulu olduğu, ağlamanın kızlara göre olduğu, hissedilen acının dile getirilmesinin kınanacak ve utanılacak bir şey olduğu söylenerek acıya karşı duyarsızlaşmaları beklenir. İlkel topluluklardaki yetişkinliğe geçiş törenlerinin birçoğunda delikanlılar yetişkin erkekler kulübüne kabul edilmek için acıya karşı dayanıklılıklarını göstermeleri gereken sınavlardan geçerler. Bu sınavların bazıları korkunç işkencelere dönüşür ve en ufak bir tepki göstermeleri yasak olduğu için bayılana kadar devam eder.  Söz konusu dayanıklılık testleri bu sınavlardan geçenler arasında aynı acıları yaşamış olmaktan gelen bir bağ kurulmasını sağlar ve gelecekteki acı dolu zorluklara karşı birlikte mücadele etmelerini kolaylaştırır.

Farklı katmanlardan oluşan gelişmiş toplumlarda da acılara yönelik tepkiler farklılaşır. Gecekondu semtleri ve kırsal bölgeler gibi ekonomik zorlukların daha fazla imkânların daha az olduğu bölgelerde ekonomik zorunluluklardan dolayı acıya katlanma, onunla birlikte yaşama eğilimi daha ağır basar. Yoksul insanların maddi imkânsızlıklarından dolayı hastalık ve ağır çalışma koşullarının getirdiği acıları doktora gitmeden, ilaç almadan kısaca para harcamadan geleneksel yollarla çözmeye çalışmaları ya da hiç ses çıkarmadan katlanmaları sık gözlenebilen bir durumdur. Buna karşın toplumun üst katmanlarında olup, maddi imkânları yeterli olanların yaşadıkları acı en küçük düzeyde bile olsa onu ortadan kaldıracak ya da hissetmemelerini sağlayacak yollara hiç zaman kaybetmeden başvurmaları da sık rastlanan bir durumdur. Diğer bir deyişle imkânınız yoksa şairin dediği gibi acıyı bal eylemeyi öğrenirsiniz.

Acı, eğitimde de çağlar boyunca önemli bir yer tutmuştur. Eğitmenlerin sopaları yanlarından eksik olmamış, eğitim çalışmalarında uyumsuzluk gösterenlerin canlarını yakmaktan çekinmemişlerdir. Disiplin kelimesi Latince’de eğitim, bilim, askeri disiplin anlamlarına gelir. Bu sözcük Orta Çağ’da Katolik Kilise’sinin etkisiyle ceza, kırbaçlama ve katliam anlamında da kullanılmıştır. Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend isimli eserinde yer alan “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,” deyişi de hem eğitimde hem de toplumsal yaşamda düzenin sağlanması için acının bir araç olarak kullanılabileceği düşüncesinin bir uzantısıdır.

”İktidarın Kontrol Silahı”
Yöneten ve yönetilen ilişkisinde de acıya son derece ilginç bir rol düşer. İktidar acıyı düzeni tesis etmenin yanı sıra, adaleti sağlamak için ya da kendisine karşı çıkanlara güç gösterisi yaparak sindirmek ve düşmanlarına korku salmak amacıyla bir araç olarak kullanabilir. İktidara verilen acı çektirme özgürlüğü ve keyfiyetinin derecesi bir anlamda toplumların gelişmişlik seviyesini gösteren bir ölçüdür. Çaresiz insanlara çektirilen acı onları yönetmenin de ötesinde davranışlarına ve hatta bilinçlerine egemen olmanın yolunu açar. Bunun bilincine varan iktidarlar işkenceyi incelikli bir sanata dönüştürmüş, insana acı vermenin bin bir yolunu geliştirmişlerdir. İşkence kurbanda uyandırdığı dehşet duygusuyla işkencecinin istediğini elde etmesini kolaylaştırır. İşkence sonucunda taleplerden vazgeçme, ihbar, ele verme, ihanet, kendinden utanma kolaylıkla gerçekleşebilir ve hatta akıl sağlığının kaybedilmesi de çoğu zaman görülebilen bir sonuçtur.

Çaresizler de istediklerini elde etmek için acılarını gösterme yoluna gidebilir. Dilencilerin yaralarını ve sakatlıklarını ifşa etmesi bunun tipik bir örneğidir. Bazı mahkûmlar hapishane yönetimlerine taleplerini kabul ettirebilmek için açlık grevine baş burabilir. Sivri, keskin cisimler yutabilir, parmaklarını kesebilir. Ya da aile içinde anne-çocuk, karı-koca ilişkilerinde güç veya ilgi elde etme aracı olarak kullanılabilir.

Hayat acı gerçeklerle doludur. İnsanlar acılarla dolu hayatlarından bahsederlerken “Yazsam roman olur,” derler. Acıyı anlatmak için ciltler dolusu kitaplar yazılsa da yeterli olmayabilir. Önemli olan insanın acılar içinde yaşayan bir varlık olmasının yanı sıra başkalarının acı çekmesine neden olabilen, çoğu zaman bunun farkında olmayan, olsa da umursamayan bir canlı olduğunu fark etmek; acıyı paylaşabilmeyi öğrenmek, hafifletmeye çalışmak ve insanlık tarihinden gerekli dersleri çıkararak yeni acılara neden olmamaya gayret etmektir.